ARAMAK İSTEDİĞİNİZ KELİMEYİ YAZINIZ

Acil İlk Yardım ve Ambulans

Şafak Sağlık Grubu acil servisi acil sağlık problemleriniz için 365 gün 24 saat kesintisiz hizmet vermektedir.
Bu hizmetlerin başlıcaları:

* Kaza Cerrahisi ve Travmatolojisi
* Acil Cerrahisi
* Dahiliye
* Çocuk Hastalıkları ve Sağlığı
* Kardiyoloji Acil Ünitesi
* 24 saat Ambulans Hizmeti

Gelişmiş tıbbi cihazlarla donanmış acil ünitesinde, uzman sağlık kadromuz hızlı ve etkin müdahale gerektiren hastalara yaşam güvencesi sağlamaktadır. Yılın 365 günü, 24 saat hizmet sunan 500 EVLER ŞAFAK HASTANESİ Acil Ünitesi; acil poliklinik odası, acil müdahale, 6 yataklı acil müşahede odası olmak üzere 3 bölümden oluşur. Acil polikliniğimizde travma ve kaza cerrahisi, yanıkların ve yaralanmaların acil müdahaleleri yapılmaktadır.
Acil ilk yardım ve ambulans numaramız: 0212 614 56 56

Adenit

Boyundaki lenf damarlarının şişmesi sonucu meydana gelen iltahaplı şişliğe adenit denir.
Boyundaki derin ve yüzeyel fasyalar arasında yer alan tonsiler, submandibuler, submental, oksipital, yüzeyel ve derin juguler, nukkal, spinal aksesuar ve transvers servikal lenf bezlerinin enfeksiyonudur. Etkenler genellikle viruslar, S. aureus, grup A streptokok, diğer streptokoklar, anaerob bakteriler, Bartonella henseleae, atipik mikobakteriler ve Gram negatif basillerdir. Akut bilateral adenitler daha çok viruslara ve grup A streptokoka, akut tek taraflı adenitler S. aureus, grup A streptokok, anaerob bakteriler ve viruslara, subakut ve kronik adenitler ise atipik mikobakteriler, tüberküloz, toksoplazmozis ve kedi tırmığı hastalığı (Bartonella henseleae)’na bağlıdır. Nadiren M. tuberculosis, mantarlar, T. gondii, F. tularencis, Y. pestis, HIV ve C. diphtheriae da etken olarak karşımıza çıkabilir. Mikroorganizmalar genellikle üst solunum yolu, tonsiller ve dişlerden veya travma yolu ile, nadiren kan yolu ile lenf bezlerine gelir.

Klinik: Lenf bezi büyümesinin süresine ve tek veya iki taraflı olmasına bağlı olarak değişir. Sistemik semptomlar genellikle yok veya hafiftir. Birlikte etraf dokuda sellülit veya bakteriyemi varsa, yüksek ateş görülebilir. Özellikle streptokok adenitlerinde başlangıçta üst solunum yolu enfeksiyonu semptomları olabilir. Lenf bezi büyüklüğü 2-6 cm kadar olabilir, en sık submandibular (% 50-60) ve üst servikal bezler (% 25-30) etkilenir. Bez üzerindeki deri genellikle hiperemiktir ve lokal ısı artımı vardır. Vakaların yaklaşık Â?’ünde fluktuasyon alınır. Daha çok S. aureus ve mikobakteri enfeksiyonlarında süpürasyon olabilir. Lenf bezlerinin yoğun olarak bulunduğu diğer bölgeler (klavikula üstü, aksilla ve inguinal bölge) kontrol edilmeli, dalak ve karaciğer büyüklüğü araştırılmalıdır. Vücutta yaygın lenfadenopati ve hepatosplenomegali varsa, servikal lenfadenopati genellikle sistemik bir hastalığa (EBV, CMV gibi viral enfeksiyonlar, toksoplazmozis, tüberküloz, kollajen doku hastalıkları, lösemi) cevap olarak gelişmiştir. Ağız boşluğu, farinks, burun, kulak, saçlı deri gibi lenf drenajı boyundan geçen bölgelerin muayenesi ile muhtemel primer kaynak ile ilgili bilgi elde edilir.

Komplikasyonlar: Abse formasyonu, sellülit, bakteriyemi, internal juguler ven trombozu, etkene bağlı komplikasyonlar (akut romatizmal ateş, glomerulonefrit, haşlanmış deri sendromu)

Tanı: Hafif vakalarda klinik tanı yeterlidir. Ancak antibiyotik tedavisine cevap alınamazsa, iğne aspirasyonu veya insizyon ile örnek alınıp Gram, Wright ve Ziehl-Nielsen boyaları ile boyanıp incelenmeli, gerekirse sitolojik ve patolojik yönden değerlendirilmelidir. Ağır vakalarda tedaviye başlamadan örnek alınması uygun olur. Persistan, 8-12 haftada tanı konamamış adenitlerde ve neoplazi ile uyumlu bulgular varsa (alt servikal ve supraklavikular lenfadenopatiler, kilo kaybı, düşmeyen ateş, deriye ve derin dokulara yapışıklık)

Ayırıcı Tanı: Kabakulak, bakteriyel parotitis, diş abseleri, konjenital boyun kitleleri (tiroglossal kanal kisti, brankial yarık kisti, kistik higroma, epidermoid kist), boyun tümörleri (lenfoma, nörojenik tümörler, tiroid tümörleri, parotis tümörleri, Kawasaki hastalığı, ilaç reaksiyonları, kollajen doku hastalıkları, sarkoidoz, retiküloendotelyozlar, depo hastalıkları.

Tedavi: Lenf bezinin fazla büyümediği, hassasiyetinin az olduğu ve primer enfeksiyon odağının bulunmadığı hafif vakalarda antibiyotik tedavisine gerek yoktur, lenf bezi küçülmeye başlayıncaya kadar haftalık kontrollerle izlenmesi yeterlidir.

Büyüme devam ederse veya hasta başvurduğunda lenf bezi büyük (ancak 3 cm’den küçük), hassas, deri kızarık ve primer enfeksiyon odağı yoksa oral empirik antibiyotik tedavisi başlanıp, küçülme oluncaya kadar izlenir. Bu hastalarda antibiyotik olarak flucloxacillin, cephalexin, clindamycin veya amoxicillin/clavulanate kullanılabilir.

Lenf bezi 3 cm veya daha büyükse, inflame ise, birlikte sellülit varsa ve/veya sistemik semptom ve bulgular varsa, başlangıç antibiyotik tedavisine cevap vermemişse, hastanın hospitalize edilmesi ve insizyon veya dreya drenaj ile örnek alınıp incelenmesi uygun olur. Etken saptanamamışsa, veya sonuçları beklerken parenteral clindamycin, cefazolin + metronidazole, sulbactam/ampicillin veya vankomycin (veya teikoplanin) + metronidazole tedavilerinden biri başlanabilir.

Adet

Ergenlik dönemi, çocukluktan genç kızlığa adımların atıldığı bir dönemdir. Bu dönemde bedensel gelişim ve kişilik gelişimi çok hızlıdır. Kızlarda 9-10 yaşlarında başlayan bu değişim 18 yaşına dek devam eder. Sağlıklı bir kadın olabilmek için gerekli olan değişimlerin gerçekleştiği ergenlik döneminde, beyin ve üreme organları vücudun diğer bölümlerine hormonlar adı verilen kimyasallar aracılığı ile mesajlar gönderir. Kızlar ergenlik dönemine erkeklerden yaklaşık iki yıl önce girer. Bu büyüme ve gelişim sürecini kişinin kendisinin düzenlemesi mümkün değildir. Bu süreç ancak vücut hazır olduğunda başlar.
Ergenlik döneminin başlaması ile beraber önce kalçalar yuvarlaklaşmaya başlar, bunu cinsel organların etrafında ve koltuk altında tüylerin belirmesi takip eder. Göğüslerin büyüklüğü ve şekli değişir. Bu değişiklikler kişilere göre hızlı veya yavaş olabilir. Özellikle koltuk altından daha fazla terleme başlar. Bu dönemde hormonların etkisi ile ciltte yağlanma artar ve sivilceler çıkar.
Ergenlik döneminden itibaren daha fazla salınmaya başlayan cinsiyet hormonlarının etkisi ile adet kanamaları ve adet döngüleri başlar. Hormonların etkisi ile duygu ve davranışlar da değişir, psikolojik yapı değişerek çocuk kişiliğinden genç kız kişiliğine geçilir.
Ergenlik döneminde beyinden gelen uyarılar, yumurtalıklardan östrojen ve progesteron adı verilen hormonların salınmasını sağlar. Adet döngüsü bu hormonlar tarafından düzenlenir. Kız çocukları doğduğunda yumurtalıklarında 400.000 civarında yumurta vardır. Doğumdan ergenlik dönemine dek geçen süre içinde yumurtaların bir kısmı dejenere olur. Ergenlik ile birlikte her ay bir yumurta olgunlaşarak atılır. İlk adet kanamasına menarş denir. Adet kanaması 9-16 yaşları arasında başlar.
1-14 Gün: Bu günler döngünün östrojen fazı olarak da adlandırılır. Adet kanamasının başladığı ilk gün östrojen en düşük düzeydedir. Hipofiz bezine gönderilen sinyaller ile FSH adı verilen hormon salınır, bu hormon yumurtalıklardan östrojen üretimini uyarır.

1. Gün: Adet kanaması başlar. Miktarı önemli olmamakla birlikte kanamanın başladığı ilk gün siklusun 1. günü olarak sayılır. Kanama genellikle 28 günde bir görülür. Bu dönemde yumurtalıklardan salınan yumurta döllenmediği takdirde rahmin iç tabakası ile beraber atılır. Adet kanamasının başladığı ilk gün sancılı geçebilir.

2-5. Gün: Kanama giderek azalır.

6. Gün: Kanama durur, bu arada yumurtalıklarda folikül adı verilen kese içinde bulunan yumurta büyümeye devam eder.

7-12. Gün: Yumurtayı içinde bulunduran kesecik büyür ve östrojen üretimi devam eder. Rahmin iç tabakası giderek kalınlaşır.

13-14. Gün: Ovulasyon (yumurtlama), olgunluğa erişen yumurtanın yumurtalıklardan salınmasıdır. Bu dönemde cinseli ilişkide bulunulursa gebelik gerçekleşebilir. Ovulasyonun (yumurtlamanın) gerçekleştiği günlerde karnın alt kısmında ve kasıklarda hafif ağrı olabilir. Çok az kanamanın da görülebildiği bugünlerde vücut ısısı artar.

15-28. Gün: Adet döngüsünün ikinci yarısında yumurtalıklardan progesteron adı verilen hormon salınır. Progesteronun etkisi ile rahmin iç tabakası kalınlaşarak gebeliğe hazırlanır.

15-18. Gün: Yumurtalıklardan salınan yumurta tüpler aracılığı ile rahme gelir. Bu arada östrojen düzeyi düşmeye başlar ve yumurtalıklardan progesteron adı verilen hormon salınır.

19-20. Gün: Rahim gebeliğe hazırdır. Progesteron endometrium adı verilen rahmin iç tabakasının kalınlığını arttırır. Premenstrual sendroma da ( adet öncesi gerginlik sendromu ) neden olan bu hormon duygusal değişikliklere ve ciltte bozukluklara yol açar.

21-28. Gün: Progesteron ve östrojen yüksekliği devam eder. Bunlar göğüslerde ağrı ve hassasiyete, vücutta su toplanmasına ve belli gıdalara karşı aşırı istek duyulmasına neden olur. Tuzlu gıdalar yenildiğinde vücutta şişlik artar. Yumurta döllenmediği zaman gebelik oluşmaz, progesteron ve östrojen düzeyi düşer ve adet kanaması başlar.

Adet Kanamaları Başlamamasının sebepleri nelerdir?
Adet kanamaları 9-16 yaşları arasında başlar. Spor yapan kızların yanında çok zayıf olan ve gelişmenin başladığı dönemlerde kilo veren kızlarda da menarş (ilk adet kanaması) gecikebilir.Genç kız 15 yaşına gelmesine rağmen hala adet kanamaları başlamadıysa bir hekime başvurup kontrolden geçmesi gerekir. Hekim genital organları kontrol eder. Bazı kızlarda vajinanın girişinde bulunan zarda normalde bulunması gereken ve adet kanının dışarı akmasına olanak veren açıklık bulunmaz. Çok nadir vakalarda ise vajina veya rahim gelişmemiş olabilir.
Adet Kanamaları Hangi Sıklıkla Olur?
Adet kanaması ayda bir olur. 25-30 gün arasında süren adet döngüleri normaldir. Adet kanaması 3-7 gün s ürer. İlk günlerde daha fazla olan kanama giderek azalır. Adet kanamalarının başladığı dönemlerde bu kanamalar her ay aynı şiddette olmayabilir. Kanama bir ay daha fazla, diğer ay çok daha az olabilir.

Adet Kanamaları Düzensizse?
Adet kanamaları vücut ağırlığı, diyet, heyecan, stres, egzersiz ve hastalıklardan etkilenerek düzensizleşebilir. İlk yıllarda adet döngülerinin uzunluğu değişir. İlk 1-2 yıl adet kanamalarının düzensiz olması normaldir. Menarştan sonra üreme organları ve hormonların uyum içinde çalışmasının düzene girmesi zaman alır.

Adet Döngüsü Çok Uzunsa?
Bazı kızlar yılda sadece 3-4 kez adet görür. Stres, ağır egzersiz, ani kilo kaybı ve diyet nedeni ile adet döngüleri çok uzun sürebilir. Bunun dışında hormonal dengesizlikler de bu sürenin uzamasına yol açar. Polikistik over sendromu adı verilen kilo fazlalığı, aşırı tüylenme ve adet düzensizliklerinin görüldüğü durumda yılda sadece 3-4 kez adet görülür.

Adet Döngüsü Çok Kısaysa:
Stres, bazı tip egzersizler ve yaşam tarzındaki değişiklikler nedeni ile adet döngüleri 21 günden daha kısa sürebilir. Bu durumda hekime başvurarak kontrolden geçmek gerekir. Fazla kanama kansızlığa neden olur. Kansız olan kişiler demir içeren besinlerden daha fazla yemeli veya demir hapları kullanmalıdır. Adet kanamalarının kaç günde bir olduğu, kanamanın kaç gün sürdüğü, kanama miktarı ve kramp gibi şikayetler not edilerek hekime iletilmelidir.

Bir ay adet görmemek önemli midir?
Stres, hastalık, kilo kaybı gibi nedenlere bağlı olarak birkaç ay adet görülmeyebilir. Birkaç ay adet kanaması olmadığında hekime başvurulması gerekir.

Adet kanaması sırasında ne gibi ürünler kullanılmalıdır?
Adet kanaması sırasında en sık kullanılan ürünler pedlerdir. Bunlar iç çamaşırına yerleştirilen ve emiciliği fazla olan ürünlerdir. Bunlar adet kanını emerek, pedin iç katlarına alır. Bir diğer yöntem ise tampon kullanımıdır. Tampon ülkemizde çok yaygın kullanılmayan bir üründür. Genç kızlar için üretilmiş ve vajinanın girişindeki zara zarar vermeyen tipleri de vardır. Cinsel hayatı aktif olan kişiler tamponu daha rahat kullanır. Tampon kullanırken dikkat edilmesi gereken önemli noktalar vardır. Tampon kullanılması Toksik �zok Sendromu olarak adlandırılan önemli bir sağlık sorununa neden olabilir. Tampon kullanan kişilerin tamponu mutlaka 4-6 saatte bir değiştirmeleri ve temizlik kurallarına çok dikkat etmeleri gerekir.

Adet kanaması sırasında denize girilebilir mi?
Eskiden bu dönemde denize girilmemesi, spor yapılmaması ve normalde yapılan bir çok aktiviteden uzak durulması gerektiğine inanılırdı. Gerekli korunma sağlandığında yüzme ve diğer sporlar yapılabilir. Ağrı ve krampları olan genç kızlar bu aktiviteleri yapmaktan kaçınmalıdır.

Adet kanaması sırasında görülen kramplara ne yol açar?
Genç kızların bir kısmı adet kanaması başlamadan önce ve kanama sırasında karın ve kasık bölgesinde şiddetli ağrılardan yakınır. Bu kramplar genellikle hafif olmasına rağmen bazen genç kızların günlük yaşantısını devam ettirmesini engelleyebilecek kadar şiddetli olabilir. Genç kızların yarısından çoğu kramplardan yakınırken, her 7 genç kızdan birinde ağrılar çok şiddetlidir. Adet kanaması ile rahmin iç tabakası dökülmeye başlar ve prostoglandin adı verilen maddeler salınır. Prostoglandinler rahimdeki düz kasların kasılmasına neden olur. Rahimdeki düz kasların kasılması sırasında şiddetli kramplar hissedilebilir. Prostoglandin düzeyi bazen çok yükselir bu durum ağrının çok fazla olmasına neden olur. Rahim ile rahim ağzı arasındaki kanalın dar olduğu genç kızlarda bu kramplar daha şiddetli olur. Ayrıca stres de bu krampların şiddetini arttırabilir.

Adet kanaması sırasındaki kramplara başka yakınmalar da eşlik eder mi?
Bu kramplara baş ağrısı, bulantı, kusma, sık idrara çıkma ve barsak hareketlerindeki değişikliklere bağlı ishal veya kabızlık eşlik edebilir.

Kramplar nasıl tedavi edilir?
Yeteri kadar dinlenme, uyku ve düzenli egzersiz yapılması krampların şiddetini azaltır. Karın bölgesine sıcak pedlerin yerleştirilmesi de ağrıyı azaltabilir. Karın bölgesine sıcak su torbası uygulanabilir, fakat kullanılan su çok sıcak olmamalıdır. Prostoglandin üretimini azaltan ağrı kesiciler kullanılabilir. Ağrı kesicileri kullanmaya kramplar şiddetlenmeden başlamak gerekir. Ağrı kesicileri kullanmaya tahmini adet kanamasından bir gün önce başlanması ve ilaca kanama başladıktan sonra 1-2 gün daha devam edilmesi önerilir.

Ağrı kesiciler adet kanamasının artmasına neden olur mu?
Aspirin dışındaki ağrı kesiciler kanamanın artmasına neden olmaz. Ağrı kesicileri kullanmadan önce hekime danışılması ve ilacın yan etkilerinin öğrenilmesi gerekir. Başkalarında herhangi bir probleme neden olmayan bir ilaç size zararlı olabilir.

Adet döneminde sigara içmek zararlı mıdır?
Sigara içmek sağlığınızı olumsuz etkiler. Yapılan bilimsel çalışmalarda sigaranın üreme sağlığını da olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Sigaranın içerdiği nikotin kan damarlarının büzüşmesine ve organların oksijen ihtiyacının karşılanamamasına yol açar. Sigara adet döngülerinin düzenini bozarak ileride çocuk sahibi olmayı zorlaştırabilir.

Adet kanaması sırasında pıhtıların gelmesi normal midir?
Kanamanın fazla ve krampların olduğu ilk günlerde pıhtıların gelmesi normaldir. Vücudunuzda pıhtılaşmayı önleyen faktörler üretilir. Kanamanın çok yoğun olduğu günlerde üretilen bu faktörler yetersiz kalabilir ve pıhtılaşma olur. Fakat her zamankinden büyük pıhtılar geliyorsa hekime başvurulması gerekir.

Adet kanamaları arasındaki dönemde de kanama olur mu?
Adet kanamaları arasındaki dönemde lekelenme şeklinde kanamalar olabilir. Ara kanamaların en sık nedeni yumurtlama döneminde (yumurta çatladığında) görülen kanamadır. Bu durum endişelenmeyi gerektirmez. Üreme organlarındaki enfeksiyonlar ve tümörler de ara kanamalara ve lekelenmelere yol açar.

Adet Düzensizliği


Adet düzensizliği terimini kullanırken öncelikle normal adet kanamasını ve bunun oluşması için gerekli koşulları tanımlamak gerekir. Normal bir adet kanaması için gerekli fizyolojik şartlar şöyle özetlenebilir :

Beyinden sağlıklı bir şekilde yumurtalıklara uyarım gelmesi,
Bu uyarımın yumurtalıkları etkileyerek yumurtalıklardan kadınlık hormonu olan estrojen salımını ve yumurtlamayı sağlaması ve ardından ikinci önemli hormon olan progesteron hormonunu salgılaması
Adet kanaması için normal bir rahim ve genital sistem,
Psikolojik olarak sağlıklı olma

Fizyolojik koşulların herhangi bir nedenle etkilenmesi sonucu ortaya çıkan kanamalara düzensiz kanamalar adı verilir.

Genellikle 21-35 gün arasında düzenli olarak gerçekleşen ve 3-7 gün süren kanamalar normal sınırlarda kabul edilebilir. Ortalama kan kaybı ise bir adet döneminde 35-40 ml civarındadır. Bu da genellikle günde 3-5 pet olarak ifade edilebilir. Genellikle 80 ml™nin üzerindeki kanamalar anormal olarak değerlendirilir. Ancak miktar olarak kanamanın normal olup olmadığını tespit etmek aslında kolay değildir. Kan kaybını değerlendirirken titizlik nedeniyle kişiden kişiye yorum farklılıkları objektif olmayı engellemektedir

Neler adet düzenini bozabilir?
Yeni adet görmeye başlıyan genç kızlarımızda da ilk adet yılındaki kanamaları düzenli aralıklarla gelmeyebilir, biz gerekli muayeneyi yapıp altında herhangi bir başka neden yoksa hormonal düzen oturuncaya kadar beklenmesini tavsiye ederiz. Adetten kesilmek üzere olan hanımlarımızda da düzen bozulmaya başlar.

Adet Düzensizliklerinde Tedavi
Kanamanın sebebi üreme organlarından kaynaklanmakta ise yani hormon düzensizliği değilse, tedavi nedene yönelik olarak yapılır. Örneğin rahimde büyük myom veya kanser varsa hasta ameliyat edilmelidir.
Menopoz döneminde görülen her türlü kanama önemlidir ve mutlaka ayrıntılı araştırılmalıdır. Bunun için vajinal ultrason, rahim içinden biyopsi alınarak patolojik inceleme ve gerekirse histeroskopi yapılarak kesin tanı konulmalıdır.
Tüm bu araştırmalar sonucunda kanamaya neden olabilecek bir hastalık saptanmamışsa; adet düzensizliği hormonal dengesizliğe bağlıdır ve bu durumda adet düzenleyici ilaçlarla kanamalar düzene sokulmaya çalışılır.
Tıbbi tedavide doğum kontrol ilaçları yanında dengeleyici alternatif ilaçlar da uygulanabilir

Adet Görememe

14 yaşına kadar meme büyümesi, tüylenme gibi sekonder seks karakterlerinin gelişmemesi veya 16 yaşına rağmen ilk adetin görülmemesi veya normal adet gören kadında 3 siklus boyunca adet olmaması amenore olarak adlandırılır. Hayatında hiç adet görmemiş ise buna primer amenore, daha önceden düzenli adet gören kadında adetin kesilmesine de sekonder amenore adı verilir.

NORMAL ÜREME FİZYOLOJİSİ:
Siklus, son adet tarihinin ilk gününden bir sonraki adet tarihinin ilk gününe kadar geçen süredir. Normalde bu süre 28 gün olmasına karşın 21 ile 35 gün arası normalin alt ve üst sınırlarıdır. 28 günde bir adet gören, yani siklusu 28 gün olan bir kadının ovulasyon (yumurtlama günü) sıklıkla (şart değil) 14. gündür. Her adetin ilk günü beyinde hipotalamustan salgılanan GnRH adlı hormon, hipofizden folikül stimule edici (uyarıcı) hormon (FSH) salgısını uyarmaya başlar. FSH etkisiyle yumurtalıklardan birinde yeni bir folikül (yumurta hücresini barındıran yapı) olgunlaşmaya başlar. Bu folikül olgunlaştıkça östrojen hormonu üretimi artar, östrojen üretimi arttıkça hipofiz bölgesinden salgılanan luteinizan hormon (LH) miktarı artar.
Folikül olgunlaştıkça giderek içi sıvı dolu ufak bir kese haline gelir.Folikül yaklaşık olarak 16-20 milimetre çapına eriştiğinde östrojen hormonu da kanda maksimum seviyeye ulaşır ve bu da LH seviyesinin giderek daha da artmasına neden olur. LH piki (LH’ın en yüksek seviyeye ulaştığı an) olduğunda folikül çatlar ve içindeki oosit (yumurta hücresi) serbestleşerek Fallop tüpünün içine girer.

Folikül çatladıktan sonra “çatlama bölgesinde” corpus luteum (sarı cisim) adı verilen bir yapı oluşur ve bu yapı bu defa östrojen hormonuna ek olarak progesteron hormonu da üretmeye başlar. Gebelik oluşmazsa bu yapının işlevi 14 günde biter. Gebelik oluştuğunda ise gebelik ürününü “desteklemek” için bu yapı yaklaşık 10. haftaya kadar progesteron salgılamaya devam eder. 10. haftadan itibaren “gebelik ürünü” kendi progesteronunu kendisi üretebilecek hale gelir ve görevi devralır.
Uterusun içi endometrium adı verilen bir tabakayla kaplıdır. Endometrium östrojen etkisiyle kalınlaşır ve yumurtlama sonrası devreye giren progesteron hormonunun etkisiyle döllenmesi muhtemel bir yumurta hücresinin implantasyonu (yerleşmesi) ve gebeliğin başlaması için elverişli duruma getirilir.
Corpus luteumun ömrü siklus kaç gün olursa olsun her kadında 14 gündür. Bu süreye yaklaştıkça corpus luteumun progesteron salgısı giderek azalır ve kandaki progesteron iyice azaldığında endometrium tabakası desteğini kaybederek “dökülmeye” başlar. İşte bu dökülme kanamayla birlikte olduğundan adet kanaması adını alır.
Corpus luteum ömrünün kısıtlı olmasının özel bir anlamı vardır: 28 günde bir adet gören bir kadında ovulasyon 14. günde olmaktadır, demek ki kadın örneğin 30 günde bir adet görüyorsa bu kadında 30-14=16. gün ovulasyon günüdür. Aksine 26 günde bir adet gören bir kadında 26-14=12. gün ovulasyon günüdür.

AMENORE: ADET GÖREMEME SEBEPLERİ:
Asherman sendromu: Geçirilmiş kürtajlara bağlı olarak rahim içinde yapışıklıklar olur ve amenore yanında normal fakat miktar olaarak azalmış adetler olabilir.Tedavisi olayın şiddetine göre değişir.
Gelişim Bozuklukları: Müllerian agenez olarak da bilinir. Burada gelişimsel olarak rahim, tüpler ve vajenin üst kısmı yoktur. Vajen kör bir sonla noktalanır.Over fonksiyonları normaldir ancak kanama olmaz.
Androjen Duyarsızlığı, testiküler feminizasyon: Kişi genetik olarak erkektir ancak erkeklik hormonuna karşı duyarsızlık olduğundan kişinin batın içinde testisleri olmasına rağmen dış görünüşü kadın gibidir.Durum fark edildiğinde testisler alınmalıdır.
Turner Sendromu: Kişide genetik bir bozukluk vardır. 46 yerine 45 kromozom bulunur
Gonadal agenez: Kişide overler gelişmemiştir.
Resiztant over sendromu: Kişide over olmasına rağmen bu hormonlara karşı dirençlidir.
Prematür over yetmezliği: Erken menopoz olarak da bilinir.
Radyasyon ve kemoterapi: Tedavilere bağlı olarak overler fonksiyonlarını yitirir.
Hipofiz tümörü: Hipofiz bezinden kaynaklanan bir tümör nedeni ile hormonal düzen bozulur. En sık prolaktinom görülür. Burada süt hormonu olan prolaktinom fazla miktarda salgılanır ve bu diğer hormonların salınımını bozacağından adet düzenini bozar ve kısırlığa sebep olabilir. En sık bulgu memelerden kendiliğinden süt gelmesidir.Eğer tümör 10 mm’den büyükse cerrahi gerekebilir. Diğer durumlarda ilaç tedavisi yeterli olur.

Sheehan Sendromu: Doğum sonrası kanamaya bağlı olarak hipofiz bezinde enfarktüs olur ve hormon salgılanması bozulur.
Hipotalamik amenore: Daha öncede belirtildiği gibi stres, üzüntü, kilo değişimi gibi nedenlere bağLı olarak görülür.

TANI METODLARI:
Gerek primer gerekse sekonder amenore mutlaka araştırılması gerek önemli bir durumdur. Amenore şikayeti ile gelen bir kadında ilk önce hormon testleri yapılmalıdır. Burada Tiroid hormonları, prolaktin ve bazı kadınlık hormonlarına bakılır.
İkinci adımda bir progesteron challange test (PCT) yapılır. Bu testte kadına 5 gün süreyle progesteron hormonu verilir ve ilaş kesilir.1 hafta içinde kanama olur ise vücütta yeterli miktarda östrojen var demektir. Östrojen varlığı anovülasyon tanısını yani yumurtlama olmaması tanısını koydurur. Gebelik ya da yüksek miktarda erkeklik hormonu varlığında vücutta östrojen olmasına rağmen kanama olmaz. Anovilasyon tanısı konduktan sonra bu teşhise yönelik tedavi protokollerinden biri seçilir.
Eğer PCT ile kanama olmaz ise ya vücutta östrojen yetersizdir ya da kanama yollarında bir tıkanıklık vardır. Bunu anlamak için östrojen ve progesteron siklik olarak verilir. Bu tedavi sonucu kanama olursa bir sonraki aşamaya geçilir eğer bu tedavi ile kanama olmaz ise tıkanıklık düşünülür. En sık sebep kürtaj sonrası meydana gelen yapışıklıklardır. Tedavisi cerrahi işlemledir.
Bir sonraki adımın amacı over ya da beyinde ki hormon salgılama merkezlerindeki defekti bulmaktır.Bu durumda gonadotropin ve östrojen değerlerine bakılır.Over hormonları normal ve beyinden salgılanan hormonlar yüksek ise beyinde horman salgılayan bir kitle ya da yumurtalıklarda yetmezlik söz konusu olabilir. Bu durum son derece nadir görülür. Prematür over yetmezliği ya da yaygın adı ile erken menopoz son derece nadir görülen bir olaydır ve bağışıklık sistemi ile ilgili olabileceği düşünülmektedir. Zaman zaman bu durumgeri dönüşümlü olabilir.
Bazı durumlarda ise beyinden salgılanan gonadotropin adı verilen hormonlar normal düzeyde bulunabilir ancak bu hormonlar biyolojik olarak inaktif olduklarından yumurtalıkları uyaramazlar ve amenore ortaya çıkar.
Eğer tüm tetkikler sonucu bir neticeye varılamıyor ise bu durumda hipotalamik amenoreden söz edilir. Bu durumun kesin taanısı olanaksızdır. Psikolojik faktörler, ani stres, üzüntü, ani kilo kaybı, yoğun egzersiz, hava değişimi gibi faktörler bu duruma yol açabilir

AFT Nedir?

AFT NEDİR?
Uçukla sık sık karıştırılan aft; dilde, yumuşak damakta, dudak ve yanakların iç kısımlarında görülen küçük, yüzeysel ülserdir. Aft, oldukça ağrılıdır ve 5-10 gün sürer.
Rahatsızlığa daha çok kadınlarda rastlanmakla beraber, toplumun yaklaşık %20sinde görülür. Genelde tek bölgede görülen afta, bazı durumlarda birden çok bölgede rastlanabilir

Aft’ın sebepleri nelerdir?
Aft; stres, travma, behçet hastalığı, b12 eksikliği ya da asitli yiyecekler (domates, turunçgiller, vs.) gibi lokal tahriş edici maddelere maruz kalma gibi durumlarda ortaya çıkan bir bağışıklık sistemi reaksiyonudur.

Aft yayılabilir mi?
Hayır. Uçuktan farklı olarak, aftın nedeni bakteri ya da bir virüs olmadığı için lokal yayılımı ya da bir başkasına bulaşması söz konusu değildir.

Kesin bir tedavi yöntemi var mıdır?
Aftın kesin bir tedavi yöntemi yoktur. Ancak, rahatsızlığa neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması ve enfeksiyondan korunma aftın hafifleyip, yok olmasını sağlar. Kortizon türevi ilaçlar (kortikosteroidler) da aft tedavisine yardımcı olur.
İki haftadan uzun süren, iyileşmeyen ağız yaralarında doktorunuza ya da diş hekiminize başvurmalısınız.
www.gaziosmanpasakardiyoloji.com
www.gaziosmanpasaanjiyo.com
www.gaziosmanpasatupbebek.com
www.gaziosmanpasacildiye.com
www.karbonpeeling.net
www.tirnakbatmalari.net
www.elmikrocerrahi.com
www.gaziosmanpasahastaneleri.com

Ağız Kanseri

Ağız kanserlerinin sıklığı ve ciddiyeti Ağız kanserlerinin çoğunluğu 45 yaşın üzerinde ortaya çıkar ve erkeklerde oluşma olasılığı kadınlara oranla 2 kat fazladır.
Ağız kanserlerinin oluştuğu bölgeler sıklıkla; dil, ağız tabanı, dil köküne yakın yumuşak damak alanları, dudaklar ve dişetleridir. Ağız kanserleri erken dönemde teşhis edilerek tedavi sağlanmazsa yayılarak sürekli ağrı, fonksiyon kaybı, tedavi sonrası düzeltilmesi mümkün olmayan yüz ve ağız deformiteleri, hatta ölümlere neden olabilir. Dişhekimine düzenli aralıklarla gidilmesi ağız kanserlerinin erken dönemde yakalanması açısından da önemlidir.

Ağız kanserlerinin nedenleri nelerdir?
Ağız kanserlerinin kesin nedeni tam olarak bilinmez. Bununla beraber, tütün ürünleri, alkol ve bazı besinlerdeki karsinojen maddeler ve fazla güneş ışığına maruz kalınması gibi faktörlerin ağız kanseri riskini arttırdığı bulunmuştur. Genetik yatkınlık ta ağız kanserleri için risk faktörleri arasındadır.

Ağız kanserlerinin muhtemel belirtileri;
Ağız içinde veya etrafında beyaz veya kırmızı renkli alanlar
Ağız içinde hassas, tahriş olmuş, kabarık veya kalınlaşmış alanların olması

Ağızda veya boğazda tekrarlayan kanamalar
Seste boğukluk veya boğazda yutulamayan cisim hissi
Çiğneme ve yutma güçlüğü
Dil ve çene hareketlerinde zorlanma
Dil veya ağızın diğer bölgelerinde his kaybı, uyuşukluk
Alt veya üst çenede meydana gelen şişlikler ve bunun sonucu mevcut protez uyumunun bozulması
Ağız kanseri lezyonları başlangıç döneminde ağrısızdır, kanser ilerleyerek sağlıklı ağız dokularında harabiyet oluşturdukça ağrı şikayeti de başlar. Kişinin kendinin ağız kanserini farketmesi güç olabilir. Bu nedenle düzenli dişhekimine gidilmesi son derece önemlidir.

Ağız kanseri riskinin azaltılması;
Sigara, sigar, pipo gibi tütün ürünlerinin kullanmayınız, tütün çiğnemeyiniz
Alkol kullanıyorsanız, aşırıya kaçmayınız
Hem alkol hem de tütün ürünlerini kullanan kişilerde ağız kanseri riski alkol ve tütün ürünlerini kullanmayan kişilere göre 15 kat artmıştır
Meyva ve sebzeden zengin diyetle besleniniz (araştırmalar bu tür diyetin ağız kanseri riskini azaltabileceğini ileri sürmektedir)
Düzenli olarak dişhekimine gitmeyi ihmal etmeyiniz

Ağız Kokusu

Kötü ağız kokusu, çoğu zaman mahcubiyete, sosyo-psikolojik problemlere sebep olur; hatta evlilikleri bile etkileyebilir.

SEBEPLERİ:
Ağız boşluğunda yaşayan bakterilerin artıkları olan sülfürlü bileşikler kötü kokuya yol açar. Ölü ve ölmek üzere olan bakteriler sülfür bileşikleri açığa çıkarır.
Bakteri tabakaları ve yiyecek artıkları dilin arka tarafında birikir. Dilin yüzeyi oldukça pürüzlü bir yapıdadır ve bakterilerin yaşamasına elverişli bir özelliğe sahiptir. Büyük miktarda sülfür bileşikleri de bu alanlarda birikir.
Eğer diş yüzeyi temizlenmezse kısa sürede bakterilerin yaşamasına elverişli bir hal alır.
İleri derecede dişeti rahatsızlığına sahip olanlarda kişinin kendi başına temizleyebilmesi pek mümkün olmayan, ulaşılamayan alanlar vardır. derin dişeti cepleri gibi böyle alanlar da kötü kokuya sebep olur.
Şanslıyız ki ağız boşluğundan kaynaklanan kötü kokuların tedavisi kısa sürede sonuç vermektedir ve problem halledilebilmektedir.

TEDAVİ YÖNTEMLERİ (Ağız boşluğu kaynaklılarda)

Diş problemleriyle diğer patolojik nedenlerin tedavisini yapın. Tam bir ağız muayenesi yaptırın. Koku testleri uygulanabilir ki bu testlerle uçucu sülfür gazları ve halitosis hastalığının boyutları tespit edilir.
İleri dişeti hastalıkları ve/veya diş çürükleri tedavi edilmelidir.
Ağız enfeksiyonları yok edilmeli gömük, sorunlu dişler çekilmelidir.
İyi bir ağız hijyenine özen gösterilmeli. Dişlerin tüm yüzleri ve dil sırtı temiz tutulmalıdır. ağız enfeksiyonları tedavi edildikten sonra gargaralar ve diş macunları da yardımcı olabilir.
Ağız kuruluğuna mani olmak için gün boyu su için.
Tükürük salgısını hareketlendirin: bakteri oluşumunu önlemek için ağzın oksijenlenmesine yardımcı olur. Şekersiz sakız çiğnemek bunun en kolay yoludur. Bu arada mentollü pastillere dikkat! Kokuyu giderir gibi görünse de kuruluğa neden olur.
Su içeriği bol olan sebze (domates, kereviz, pırasa) ve meyveler (elma muhteşem bir ilaçtır) tüketin. Yiyeceklerinizin üzerine maydanoz doğrayın.
Eczanelerde satılan maydanoz yağı bazlı kapsüller alın.
Sarımsak, soğan ve baharattan kaçının (ya da, sarımsak ve soğanı pişirerek yemeyi tercih edin). Çoğunlukla kötü sindirildiklerinden süt ürünleri de bu probleme neden olabilir.
Dilinizin üzerinde biriken bakterileri temizlemek için bir dil raspası kullanın veya fırçalama sırasında dilinizi temizleyin.
Kahve taneleri çiğneyin, portakal veya limon kabuğu emin.
Alkol ve sigarayı bırakın.
Kötü ağız kokusundan şikayet edenler bu konunun üzerine gitmelidir. çünkü basit bir müdahale ile bu probleminizden tamamen kurtulmanız mümkün olabilir. Eğer ağız ve dişlerinize yapılan müdahaleden sonra hala ağız kokusundan şikayetçi iseniz diğer sebepleri de araştırmak gerekecektir:

AĞIZ KOKUSUNUN DİĞER SEBEPLERİ:
Özellikle sinüs ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlar
Şeker hastalığı (Diyabet) (aseton kokusu)
Böbrek yetmezliği (balık kokusu gibi)
Karaciğer yetmezliği
Metabolizma bozuklukları (teşhisi zor olabilir, zaman zaman ortaya çıkan kötü bir balık kokusu)
Açlık, diyet, ağız kuruması, oruçlu olmak (Sıvı gıda eksikliklerinde vücuttaki yağ ve protein çözünmeye başlar, bu metabolizmanın yan ürünleri kötü ağız kokusu olarak yansır)

Ağız Yaraları

Ağız içinde oluşan, bazen tekrarlayıcı olan yaraların, basit bir vitamin eksikliğinden kaynaklanabileceği gibi kanser, behçet ve frengi gibi ciddi hastalıkların da başlangıcı olabilir
Ağız yaraları, ağız içerisinde derin veya yüzeysel doku kaybına neden olan çoğu ağrılı ve sızılı belirtilerdir ve hepsinin de ciddi hastalıkların belirtileri olarak dikkate alınmaları gerekir. Ağız içerisindeki derin yaralar özellikle ağız içi kanserlerini düşündürmelidir. Genellikle daha önceden varolan kırmızı veya beyaz belirtiler üzerinden çıkarlar ve hızla yayılırlar. Erken tanı ve cerrahi çıkarma kesin sonuç verebilir. Çok sık olmamak üzere tüberküloz, frengi, bazı özel mantar hastalıkları gibi mikrobik hastalıklar da böyle derin yaralara neden olabilirler. Ayrıca çok seyrek görülen özel hastalıklar vardır. Daha sık görülen ve çok karışan grup yüzeysel yaralardır. ”Aft” bunların en sık görüleni olup, ”ağız yarası” sözcüğünün en çok kullanıldığı hastalıktır. Etrafı kırmızı, ortası sarımsı yara şeklinde olup, aniden ortaya çıkar ve 8 – 10 günde geçerler. Ağrılı olan hastalık, birden fazla sayıda ve sık yineleyerek seyrettiğinde çok rahatsız edici olabilir. Ayrıca çok sık yineleyen aftlar ”Behçet Hastalığının” da belirtisi olabilir. Frenginin ağız içi belirtileri yara halini aldığında aftlara çok benzer sıyrıklar yapabilir ve çok yanıltırlar. Basit yanıklar, ağız içerisinde kabarcıklar ve sonra sıyrıklar yaparlar ve pek çok hastalığı da taklit ederler. Bazı ilaçlara bağlı olarak, duyarlı kişilerde yanık gibi birden ortaya çıkan ve şiddetli ağrılı olan reaksiyonlar görülebilir. Bunların şiddetli şekilleri bazen yaşamsal tehlikelere neden olabilse de genellikle kendiliğinden 15 – 20 gün içerisinde geçme eğilimindedir. Benzer şekilde yanığımsı yaralarla başlayan ve iyileşme eğilimi göstermeden sürekli yayılarak ilerleyen ”Pemfigus” adlı hastalık bu grubun en önemli üyesidir. Aynı zamanda deride de benzer yaralarla süren hastalık, sürekli ağrılı, akıntılı ağız nedeniyle hastanın beslenmesini, sıvı alımını bozar ve çok ciddi yaşamsal tehlikelere sebep olabilir. Göz korkutan bütün bu hastalıklarda, bir deri hastalıkları uzmanının erken tanı ve tedavisi hayatı yeniden yaşanabilir hale getirecektir.

Ağrılı Adet

Adet kanaması esnasında ya da hemen öncesinde kasıklarda ortaya çıkan rahatsızlık ve kramp tarzında ağrılara dismenore ya da menstrüel kramp adı verilir. Dismenore primer (1.cil) ve sekonder (2.cil) olmak üzere iki şekilde incelenir.

Primer (birincil) dismenore :
Sıklıkla adet kanamasının başlangıcından sonraki ilk 1-2 yıl içinde ortaya çıkar ve kırklı yaşlara kadar sürebilir. Bazen kadınlarda ilk doğumdan sonra ağrılar hafifleyebilir. Ağrının nedeni rahimde ağrıya ve kasılmaya yol açan prostaglandin maddesinin yapımının artmasıdır.
Ağrı genellikle adet kanaması başlamadan 1-2 gün önce ortaya çıkar, adetin birinci gününde belirginleşir ve genellikle 2.günde sakinleşir. Ağrı karnın alt kısmında aralıklı gelen kramp şeklindedir. Ağrı bir bölgede toplanabileceği gibi sırta, bele, kasıklara ve vulvaya (idrar yapılan açıklık ve vajinal açıklık) da yayılabilir. Ağrıya bazen terleme, yorgunluk, iştahsızlık, bulantı, kusma, ishal, baş dönmesi, baş ağrısı, baygınlık, kabızlık gibi belirtiler eşlik edebilir.
Neden sancılı adet görülür?
Sancılı adet görme aslında normal adet görme mekanizmasının önemli bir parçası olan uterus (rahim) kasılmalarının kadın tarafından ağrı şeklinde hissedilmesidir. Bu uterus kasılmalarının amacı uterus iç tabakasını atılarak yenilenmesi sırasında oluşan kanama miktarını en az seviyede tutmaktır. Kasılmalar esnasında uterusta bölgesel olarak prostaglandin adı verilen bazı maddeler salgılanır. Ağrıya yol açan bu prostaglandinlerin ya aşırı miktarda salgılanması ya da kadınlarda prostaglandinlere ağrı şeklinde aşırı duyarlılık oluştuğu kabul edilmektedir. Prostaglandin salgısı yumurtlama sonrasında oluşan bir olay olduğundan tipik olarak adet görmeden kısa süre önce başlayan adet bittikten sonra tümüyle kaybolan adet sancısı yumurtlama olduğuna dair belirtilerden biridir.
Sancılı adet görmenin nadir görülen nedenleri arasında serviks (rahim ağzı) girişi, kürtaj, enfeksiyon gibi nedenlere bağlı olarak daralmış olması ve buna bağlı olarak adet kanının “zorlukla atılması” ve spiral kullanımı yer alır.

Ne gibi belirtiler verir?
Dismenore karnın alt bölgelerinde kramp benzeri ağrılar ve rahatsızlıklardır. Bu eşlik eden diğer belirtiler; Sırt ağrısı, baş ağrısı, bulantı, bacakların iç yüzünde hassasiyet olabilir. Dismenore ile birlikte adet öncesi gerginlik sendromu (PMS) de görülebilir ancak bu şart değildir. PMS genelde adet başlangıcından birkaç gün önce görülür. Dismenoreli kadınların yaklaşık %10-15’inde şikayetler normal günlük aktivitelerini kısıtlayacak kadar şiddetlidir.

Eğer ağrılar;
Normal zamanında gelen bir adet kanamasına eşlik etmiyorsa
Her zaman olduğundan çok daha şiddetli ise
2-3 günden daha uzun sürüyor ise
Her zaman olandan daha farklı ise
mutlaka bir hekim kontrolünden geçilmesi gerekir.

AİDS'ten Korunma Yolları Nelerdir?

AIDS Bağışıklık Sistemi Yetmezliği Sendromu olup, virüs yoluyla bulaşan bir hastalıklar bütünüdür ve bağışıklık sistemini çökertir.

– İlk defa 1959 yılında Kongo’da yaşamış bir kişide tespit edilmiştir.

– 1982’de hastalığa AIDS ismi verildi.

– 1983’de HIV’den kaynaklandığı bulundu.

– 1984 yılında HIV testi ile hastalık onaylanmış ve tarif edilmiştir.

– 1986’dan sonrada tedavi edici ilaçlar üzerinde çalışılmaya başlanmıştır.

– 2010’lu yıllarda dünyada her gün 11.000 kişiye HIV bulaştığı hesaplanıyordu. Yine o yıllarda 4.3 milyon civarında kişinin AIDS’e yakalandığı yazılıyordu. Günümüzde insanların bilinçlenmesi, korunma yollarını öğrenmesi, tedavinin iyileşmesi ile bu rakamların düştüğü belirtilmektedir. Günümüzde 70 ile 100 milyon insanın HIV taşıcısı olduğu tahmin edilmektedir. HIV taşıyıcılarının ve AIDS vakalarının üçte ikisinin Afrika’da olduğu bilinmektedir.

– Birleşmiş Milletlerinin tespitlerine göre 2011’de dünyada 34 milyon AIDS hastası vardır. Sadece Afrikada 6.2 milyon kişi tedavi altındadır. Güney Afrika ülkelerinde insanların %68’ı HIV’le yaşamaktadır.

HIV VİRÜSÜ NASIL BULAŞIR?

En çok cinsel temas ve kan yoluyla bulaşır. HIV virüsü taşıyan birinin kanı, spermi veya vaginal akıntısı ile diğer kişinin vücut sıvılarının teması ile bulaşmaktadır. Bu durum vaginal, anal veya oral seks sırasında geçebileceği gibi, öpüşme sırasında tükürüklerin karışması ile de bulaşabilir.

HIV virüsünde Lateksten yapılmış prezervatiflerle korunulabilir. Diğer maddelerden yapılan prezervatifler yeterli korunmayı sağlamaz. HIV virüsünün iki tipi vardır. Tip I’ de erkekten kadına, Tip II’ de de kadından erkeğe bulaşma ihtimali daha yüksektir. Tip I Avrupa ve Amerika’da daha sık, Tip II ise Afrika’da daha yaygındır.

Bir diğer bulaşma yolu da damar içi uyuşturucu madde kullanımı, kan ve kan ürünlerinin nakli ile olur. Ayrıca vücuda yapılan dövme ve Piercing işlemlerinde iğnelerin kontamine olmasından da kaynaklanmaktadır.

HIV TESPİTİ NASIL YAPILIR?

HIV vücuda girdikten itibaren vücutta bununla savaşmak için özel Antikorlar oluşur. Kandaki bu Antikorlar ELİSA ve PCR testleri gibi tarama yöntemleriyle saptanabilmektedir. Anti-HIV Antikorlarının ELİSA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye gelmesi için ortalama 3 aylık bir süreye ihtiyaç vardır. Bu nedenle test şüphe edilen tarihten 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yöntemi bu süreyi daha da kısaltmıştır.

Anti-HIV testinin pozitif olması kanda HIV virüsüne karşı antikorlarının olduğunu ve o kişiye HIV’in bulaştığını gösterir. Tabii ki HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Testin doğrulanmasını yapmak gerekir. Bu testlerin tümü ülkemiz hastanelerinde yapılabilmektedir.

HIV’İN DEZENFEKSİYONU YAPILABİLİR Mİ? TEDAVİSİ VAR MIDIR?

HIV hava ile temasa geldiğinde canlılığını kaybeder. 56 °C’ nin üzerinde hemen ölür. Klor ve alkol içeren bütün dezenfeksiyonlar HIV’e karşı etkilidirler. Örneğin; Çamaşır suları, Klor içeren temizlik maddeleri. Bunlar düşük dozlarda bile etkilidirler. Deri su ve sabunla iyice yıkanmalıdır. Yıkandıktan sonra deriyi alkol ile temizlemek daha da uygun olur. Yaralanmalarda yıkanmanın ardından tentürdiyot veya betadin gibi bir antiseptik kullanılmalıdır.

AIDS’in tedavisinde olumlu ve önemli gelişmeler vardır. Düzenli ve devamlı ilaç tedavisi ile kaliteli ve uzun bir yaşam sağlanabilmektedir. Ancak ilaçlar oldukça pahalıdır. İlaç kullanımı ile HIV infeksiyonunun seyri frenlenebilmekte, AIDS’in ilerleyici süreci ötelenebilmektedir. Böylece bu infeksiyonla yaşamak durumunda olanların yaşam kaliteleri iyileştirilebilmekte ve hayatta kalış süreleri uzatılabilmektedir. Bu çabaların ve gelişmelerin sonucu HIV infeksiyonu kronik bir hastalık haline getirilebilmiştir.

AIDS günümüzde daha çok 2. ve 3. Dünya ülkelerinin sorunu durumundadır. Kullanılan ilaçların yan etkilerinin bulunması da önemli bir konudur.

Tüm gelişmelere karşın AIDS’in ölümcül bir hastalık olma özelliğini sürdürdüğü hala tam etkili ilaçları ve aşıları bulunmadığı, bedensel, ruhsal, psikososyal ve ekonomik açıdan kişiye büyük yükler getirdiği bilinmelidir. Dünya Sağlık Örgütü’nün araştırma ve istatistiklerine göre 1995′ den beri uygulanan antiviral tedavi ile 2,5 milyon muhtemel ölümün önüne geçildiği belirtilmektedir.

Prof. Dr. Bektaş YILDIRIM

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı

Akciğer Kanseri

TEMEL BİLGİLER
TANIMLAMA

Sık görülen akciğer kanserleri iki geniş gruba ayrılabilir:

1-Küçük hücreli dışı kanser: skuamöz hücreli kanser, (en sık); adenokarsinoma ve large cell karsinoma

2-Küçük Hücreli kanser

Diğer akciğer habis tümörleri i çok sayıda fakat nadirdir (lenfoma: blastoma. sarkom.vs).

Görülme sıkılığı: Her yıl 175.000 yeni vaka ,100.000 70 kişi.

Yaş: 50-70 yaş

Cinsiyet: Erkek > Kadın

BELİRTİ VE BULGULAR

Öksürük
Nefes darlığı
Kanlı balgam
Egzersiz kısıtlaması
Göğüs ağrısı
Ses kısıklığı
Hırıltılı solunum
Kol/omuz ağrısı
Yutma güçlüğü
Kemik ağrısı
Kilo kaybı
Kansızlık

NEDENLERİ

Sigara (% 90 dan daha fazla)
Asbeste maruz kalma
Halojen eterler
İnorganik arsenik
Radyoizotoplar
Hava kirliliği
Diğer metaller

TANI

LABORATUAR

Tam kan sayımı
Sodyum,potasyum,kalsiyum ve karaciğer enzim anormalliklerini araştırmak gerekir.
Pıhtılaşma faktörleri ve testleri yapılmalıdır.

ÖZEL TESTLER

Elektrokardiogram
Solunum fonksiyon testleri
Egzersiz testi
Stres talyum veya Persantin sintig raf ileri

GÖRÜNTÜLEME

Akciğer grafisi,Göğüs bilgisayarlı tomografisi, perfüzyon sintigrafisi
Başka organlara atladığı düşünülüyorsa,Batın ve Beyin tomografisi,Kemil sintigrafisi

TANI İŞLEMLERİ

Fiberoptik bronkoskopi(Bronş içinde ucunda kamera olan bir borula girip inceleme gerekirse biyopsi yapmak)
ince iğne aspirasyon biopsisi.(Göğüs kafesinden iğneyle girip Akciğerdeki tümörden parça alınması işlemi)
lenf düğümü biopsisi, gereğinde.

TEDAVİ

Küçük Hücreli Akciğer Kanserine Işın tedavisi ve kemoterapi yapılır.
Küçük Hücre Dışı Akciğer kanserinde önce hastalığın evrelemesi ve yayılma durumu tespit edilir.Daha sonra cerrahi tedavi ve/veya ışın-kemoterapi yapılır.
İmmunoterapi
Gereğinde ağrı tedavisi

HASTANIN İZLENMESİ

Cerrahi olarak tümörün çıkarılabildiği vakalarda,

ilk sene 3 ayda bir
ikinci sene 6 ayda bir
Üçüncü ile beşinci sene arası yılda bir izleme yapılır.

Cerrahi olarak tümörün çıkarılamadığı vakalarda,

rahatlatma amacıyla için gerektiği kadar izleme yapılır.

ÖNLEM/KAÇINMA

Sigaranın bırakılması
Asbestden kaçınma

BEKLENEN GELİŞME VE PROGNOZ

Evre I. skvamöz/ adeno/ large celi kanserlerde, cerrahi sonrası 5 yıllık sağkalım % 50
Evre II, skuamöz kanser için cerrahi sonrası 5 yıllık sağkalım % 33 (evre II-B cerrahi sonrası 5 yıllık sağkalım % 15) ve adeno / large celi için % 20
Not: Cerrahi öncesi evreleme tam kesin olmadığı için 5 yıllık sağkalımi rakamları daha düşüktür.
Eğer Tümör cerrahi olarak çıkarılamıyorsa , prognoz kötü olup ortalama % yıllık sağ kalım 8-14 aydır.

Akciger kanserleri sik rastlanan ve önemli bir hastalik midir?

Tüm dünyada erkeklerde ve ayni zamanda dünyanin bir çok ülkesinde kadinlarda en sik rastlanan kanser türüdür. Bir çok kanser türünde giderek azalma söz konusu iken akciger kanserine rastlanma sikligi maalesef giderek artmaktadir. Tüm dünyada erkek ve kadinlarda halen en öldürücü kanser türüdür. Genel ölüm nedenleri arasinda dünyada ikinci sirada yer almaktadir.

Akciger Kanserinin sebebi nedir?

En iyi bilinen neden sigara içilmesidir. Bazi mesleklerde çalisma, hava kirliligi, radyasyon, genetik faktörler, beslenme aliskanliklari gibi adi geçen diger nedenlerin hiç birisi sigara ile mukayese edilecek kadar önemli degildir.

Ak toprak kanser yapar mi?

Ülkemizin bazi yörelerinde bulunan ak toprak, gök toprak olarak bilinen asbest veya zeolit içeren toprakla temas akciger kanseri yapmaktadir. Duvar sivama ve yer döseme amaçli kullanilan ve bebeklerin altina konan bu topragin bulundugu alanlarda yasayanlarda akciger ve akcigeri örten zardan köken alan kanserlere çok sik rastlanmaktadir.

Akciger kanseri bir meslek hastaligi midir?

Evet. Bazen akciger kanseri bir meslek hastaligi seklinde ortaya çikar. Örnegin radyolog hekimler ve diger radyasyonla çalisanlarda ve asbest sanayiinde çalisanlarda akciger kanserleri çok daha fazladir. Asbest bir ses ve isi yalitim maddesi olarak sanayide kullanilmaktadir. Bu is kollarinda (fren ve balata üretimi, gemi ve uçak sanayii, asbestli tugla ve yapi malzemeleri üretimi gibi…) çalisanlarda akciger kanserleri bir meslek riski olarak ortaya çikmaktadir.

Akciger kanserinin sigaradan oldugu kesin midir?

Kuskusuz. Sigara ile akciger kanseri arasindaki sebep-sonuç iliskisi dogru orantilidir. Bir kisi sigaraya ne kadar erken yasta baslarsa, günde ne kadar çok sayida ve ne kadar uzun süre sigara içerse, içtigi sigaradan ne kadar derin dumani içine çekerse akciger kanseri olma riski o kadar fazladir.

Sigara içmeyen akciger kanseri olmaz mi?

Olabilir. Ancak bu, çok daha az rastlanir bir durumdur. Oysa, sigara içen bir kisinin akciger kanseri olma riski içmeyene göre 13 ile 22 kat daha fazladir.

Akciger kanserlerinin hepsi sigaradan mi olusmaktadir?

Akciger kanserlerinin %95′ inde sebep sigaradir.

Önlenebilir kanser ne demektir?

Bazi hastaliklarin -örnegin genetik hastaliklar gibi- nedenleri çok iyi bilinmez yada, bilinse bile bunlardan kaçinmak olasi degildir. Oysa diger bazi hastaliklar degistirilebilir çevresel faktörlerle -mikroorganizmalar, beslenme aliskanliklari, is ve çalisma kosullari, hava kirliligi gibi- iliskilidir. Bu faktörler kontrol altina alinabilir ve degistirilebilirse hastalik önlenebilmektedir.

Akciger kanseri olmamak için ne yapmaliyim?

Akciger kanserleri sigarayla ortaya çiktigindan önlenebilir kanser türü olarak kabul edilmektedir. Sigara kullanmamakla bir kisi akciger kanseri olma olasiligini çok büyük ölçüde ortadan kaldirmis olmaktadir.

Akciger kanseri irsi midir?

Ailede akciger kanseri öyküsünün olmasi sigara içmemek için en önemli nedenlerden birisidir. Çünkü akciger kanserinin ortaya çikisinda genetik faktörler de rol oynamaktadir. Amcanizin, babanizin, kardesinizin akciger kanserine yakalanmis olmasi eger sigara içiyorsaniz sizin için bir erken uyaridir. Bu uyariyi dikkate almazsaniz sizin yakinlariniz da sizin yasadiginiz türden bir aciya hazirlikli olmalidirlar.

Hiç bir sikayetim yok. Yine de korkmali miyim?

Saglikla ilgili her hangi bir yakinmanizin olmamasi çok güzel. Ancak, bu yaniltici olabilir. Bazen hastalik uzun süre kendini belli etmeden ilerleyebilmektedir. Sigara içiyorsaniz korkmalisiniz! Gerçekten sizi rahatlatacak bir sözü söyleyebilecek durumda degiliz.

Üç yil sigara içip biraktim. Kanser olma ihtimalim ne kadar?

Sigaranin kanser yapici etkisi uzun yillar kullanildiktan sonra kendini göstermektedir. Sigara içen bir kisi sigarayi kaç yil içerse içsin biraktiktan sonra akciger kanseri olma riski giderek düsmekte ve 5-10 yil içerisinde hiç içmeyenlerle ayni oranda risk tasir duruma gelmektedir.

Akciger kanserinin belirtileri nelerdir?

Tüm kanserlerde oldugu gibi kilo kaybi, halsizlik, istahsizlik yaninda; öksürük, balgam çikarma, kan tükürme, gögüs agrisi, nefes darligi, hiriltili solunum gibi akcigerlerle iliskili yakinmalar olabilir. Bunlara bazen kanserin diger organ ve dokulara yayilmasina bagli olarak vücudun degisik alanlarinda agrilar, yutma güçlügü, bas agrisi, görme, denge bilinç bozukluklari vs gibi bir çok farkli sikayetler eklenebilir.

Bunlarin hepsinin birlikte olmasi gerekli midir?

Hayir. Bazen hiçbirisi bulunmayabilir veya bir ikisi bulunabilir. Bazen de bu yakinmalar vardir ancak, hasta akciger kanseri degildir. Bu belirtilerin hiç biri kansere özgül degildir.

Ne zaman doktora gitmeliyim?

Eger uzun yillar sigara içiyorsaniz, yasiniz 40′ in üzerindeyse ve yukaridaki yakinmalarin biri veya bir kaçi mevcut ise hekime basvurmaniz ve akciger kanseri bakimindan degerlendirilmeniz önerilir.

Akciger kanseri nasil teshis edilir?

Yukarida bahsedilen belirtilere sahip bir kisinin öncelikle gögüs röntgeninin çekilmesi ve balgam incelemesinin yapilmasi ilk adimdir. Bunu bronkoskopi ve bilgisayarli tomografiler vd tetkikler izler.

Bronkoskopi nedir?

Agiz veya burundan ince ve bükülebilir, isikli hortum veya rijit borularla (!) akcigerlerimize kadar girilip solunum yollarimizin içten gözlenerek muayenesidir.

Bronkoskopi ne ise yarar?

Solunum yollarinda yerlesmis hastaliklarin teshisi ve tedavisi için kullanilan bir yöntemdir. Hastaligin dogrudan görülebilmesine, hasta alandan biyopsi vb islemlerin yapilarak teshis konulmasina yarar.

Bronkoskopi sadece akciger kanserlerinin teshisinde mi kullanilir?

Hayir. Solunum sistemini tutan ve bilhassa solunum yollarinda yerlesen bir çok hastaligin teshisinde rutin olarak kullanilmaktadir.

Bronkoskopinin tehlikesi yok mu?

Hayatimiz boyunca attigimiz her adimin, yaptigimiz her isin bir riski vardir. Trafige çikmanin, uçaga binmenin, yüzmenin ve daha yapageldigimiz nice isin tasidigi risk bronkoskopinin risklerinden az degildir. Bronkoskopi ve bilhassa bükülebilir cihazlarla yapilan bronkoskopi güvenli muayene yöntemlerinden birisidir. Dikkatli çalisildigi sürece ciddi bir sorunla karsilasma olasiligi son derece düsüktür.

Bronkoskopi sirasinda çok aci çekilir mi?

Bronkoskopi öncesinde hastaya anestezi uygulanir. Yani agri, öksürük, bulanti hislerinin uyanmasina mani olmak üzere solunum yolu boyunca geçici süre uyusma saglayan bir ilaç nefes yoluyla hastaya verilir. Bu islem usulüne uygun olarak yapilirsa hasta agri, aci çekmeden bronkoskopi yapilabilir.

Akciger kanseri bir kaç çesit midir?

Akciger kanserleri farkli hücre tiplerine göre gruplandirilir. Her türün seyri, tedaviye cevabi, farklidir. Tedavi planlanirken kanserin türü de bilinmelidir. Hastaligin agirligi da türüne göre farklilik gösterebilir.

Bronkoskopi yapilan kisilerde bazen sonradan kanser çikiyor mus?

Böyle bir sey asla dogru degildir. Bronkoskopi yapilan kisilerin bir kisminda zaten kanseri teshis için bu islem yapilmaktadir. Dolayisiyla bronkoskopi yapilan kisilerin bazisina kanser teshisi konmasi bronkoskopi yapildigindan degildir. Bilakis, kanser oldugu düsünüldügünden bronkoskopi yapilmistir.

Akciger kanseri teshisi konan hastaya ne yapilmalidir?

Öncelikle kanser oldugu mutlaka biyopsi ile kesinlestirilmelidir. Sadece muayene veya röntgenlerine bakarak kanser teshisi konamaz. Bunu takiben, kanser tipi belirlenmelidir. Bundan sonra ise kanserin büyüklügü, yerlesim yeri, yayildigi diger bölgeler arastirilmaldir. Bu islemlere evreleme diyoruz. Son olarak hastanin direnci, günlük yasamini devam ettirirken sahip oldugu performans tayin edilip, hasta ile konusarak tedavi karari verilmelidir.

Parça almadan tedaviye baslansa olmaz mi?

Bazi hastalar parça alinmasina (biyopsi) pek sicak bakmiyorlar. Oysa, bu yapilmadan kanser tedavisine baslanamaz. Kanser tedavisinde kullanilacak yöntemler ve ilaçlar hastaya bir çok bakimdan riskler getirecektir. Bu riskleri üstlenmesi için öncelikle kanser teshisinden ve tipinden emin olmak gerekir. Rastgele kanser tedavisi olmaz.

Parça alininca kanser yayilir mi?

Usulüne uygun sekilde, deneyimli eller tarafindan yapildigi sürece böyle bir tehlike söz konusu degildir.

Akciger kanserinin tedavisi var mi?

Elbette. Akciger kanserli hastalarda da hastanin durumuna göre çesitli tedavi sekilleri vardir. Ameliyat, radyoterapi (isin tedavisi), kemoterapi (ilaç tedavisi) destek tedavisi ve ismi burada verilmesine gerek olmayan diger tedavi yaklasimlari halen uygulanmaktadir.

Bu tedavilerle hastalik iyilesebiliyor mu?

Hangi hastalikta olursa olsun uygulanacak tedavinin %100 basarili olacagini önceden bilmek olasi degildir. Akciger kanserinde de bu tedaviler ile bazen tam sifa, bazen düzelme bazen ise sadece hastaligin ilerleyisini durdurmak mümkündür. Kuskusuz basarisiz kalinan olgular da söz konusudur. Hastanin, hastaligin ve uygulanan tedavinin türüne göre bu sonuçlar degisebilir.

Bu tedaviler gerçekten ise yariyor mu?

Bazi kanserlerde elimizdeki tedavi sekilleriyle kanseri tamamen yok etme sansi akciger kanserlerine göre çok daha yüksektir. Ancak, akciger kanserli olgularda da bu sans vardir. Hastanin bu sansini kullanmasi uygun olan tercihtir.

Akciger kanserli hasta eninde sonunda ölür mü?

Hastayi tedavi ederken amacimiz onu ölümsüz kilmak degildir. Buna kimsenin gücü yetmez. Ancak, hastaligi yok etmek, küçültmek, sinirlamak, sag kalimi uzatmak, hastanin yasam kalitesini artirmak gibi amaçlarimiz vardir. Bunlardan hangisine ne ölçüde ulasilirsa ulasilsin tedavi basarili olmus sayilmalidir. Su unutulmamalidir ki, sadece akciger kanserli hastalar için degil, ölüm hepimiz için kaçinilmazdir.

Yöremizde akciger kanserlerinin teshis ve tedavisi için gerekli imkanlar var mi?

Evet. Trabzon bu bakimdan Türkiye’ de en iyi merkezlerden birisidir. Bu hastaligin teshis ve tedavisi gerekli her türlü donanim ve ekipman mevcuttur. Hastanemizde teshisten tedaviye her türlü hizmeti vermekte ve bu hastalarimizi hiç bir dis merkeze tasinmak zorunda birakmadan onlari tedavi etmekteyiz.

Akciger kanserli hasta ne kadar yasar?

Çok sik sorulan bu sorunun cevabi maalesef bizde yoktur. Insanlarin yasamalarina ve ölmelerine karar vermek hekimlere düsmez. Hekimler kendi yasamlarinin bile ne zaman ve nasil sonlanacagini bilemezler.

Ameliyat olmadan ilaçla tedavi olsam olmaz mi?

Bazi hastalarimiz kendilerine ameliyat önerdigimizde bu sekilde bir soru soruyorlar. Oysa biz her hastaya ameliyat olmasini tavsiye etmeyiz. Ancak, hastanin tedavisi için ameliyat gerekiyorsa, bunun yerini ilaç veya isin tedavisiyle doldurmak mümkün degildir. Ameliyat için uygun bulunan hasta mutlaka ameliyat olmalidir.

Hem ameliyat hem de ilaç tedavisi birlikte uygulanir mi?

Evet. Bazen ameliyat, radyoterapi ve/veya kemoterapi birlikte uygulanabilir. Bu es zamanli da olabilir. Birbirini takip edecek sekilde de olabilir.

Ilaçla tedavi süresi ne kadar olmali?

Kanser tedavisinde kullanilan ilaçlar belirli araliklarla tekrarlayacak sekilde (kürler halinde) verilir. Hastanin ve hastaligin tedaviye cevap vermesi durumuna göre kürlerin sayisi degismektedir.

Kanser tedavisinin yan etkileri nelerdir?

Yan etkiler kullanilan ilaca, ilaç veya isini uygulama teknigine, ilaç veya isinin dozuna, hastanin yasina ve organ fonksiyonlarina, birlikte kullanilan diger ilaç veya tedavilere bagli olarak degisir.

Kanser tedavisi saç dökülmesi, bulanti kusma yapar mi?

Bu sekildeki yan etkiler kanser tedavisi sirasinda sik görülmektedir. Ancak, bunlarin hepsi de tedavi tamamlandiktan sonra geri dönüslüdür. Bazi ek ilaçlarla bulanti önlenebilir. Ishaller, enfeksiyonlar, radyoterapi alaninda cilt yaniklari, yutma güçlügü, agizda yaralar ve akcigerlerde fibrozis olusabilir. Bu durumlarla karsilasmamak için gerekli önlemler alinmali ancak, buna ragmen olustugunda ise uygun sekilde tedavi edilmelidir.

Kanserle basa çikmak için bu tedaviler disinda nelere dikkat edilmeli?

Kanser teshisi çogu kez hastada bir psikolojik travmaya yol açmakta ve bunu bazen depresyon izlemektedir. Hastaligin adinin kanser olmasi her seyin bittigi anlami tasimaz. Kisinin olayi gerçek boyutlariyla tanimasi, hastaligini, tipini, agirligini ögrenmesi, kendisini bekleyen risklerden haberdar olmasi, planlanan tedavi biçimleri hakkinda ve en dogru karari vermek üzere bilgilenmesi gereklidir. Bu hekimiyle çok iyi bir iliski kurmasini gerektirir. Kanser tanisi aldi diye kendini sosyal sorumluluk ve çevresinden dislamamali, hastaligi elverdigince ugrasilarini sürdürmeli, ancak yeterli uyku, dengeli beslenme ve stresten uzak kalmaya özen göstermelidir. Hastada agri, öksürük gibi yasam kalitesini bozan yakinmalar varsa bunlara dönük tedaviler ihmal edilmemelidir. Tedavi sirasinda ve tedavi sonrasinda gerekli kontrollerini zamaninda yaptirmalidir.

Kanser agrisini nasil kesebiliriz?

Bazen akciger kanseri çevre dokulara veya uzak organlara yayilarak siddetli agrilar olusturabilir. Bu durum hastayi fazlasiyla rahatsiz eder ve bezdirir. Kanserle bas edilemese bile bu agrinin giderilmesi çok önemlidir. Ancak, agriyi gidermek için bazen dogrudan morfin vb ilaçlar baslanmaktadir. Gerçi bu ilaçlar kanser agrisinin tedavisinde kullanilirlar ve çok da etkin ilaçlardir. Ancak, bu ilaçlara bir süre sonra tolerans gelisir ve baslangiçtaki etki artik görülmez olabilir. Bu nedenle agri tedavisinde basamak basamak ilerlemeli, önce basit agri kesicilerle ise baslanmalidir. Gereginde doz artirilaraki kombinasyonlar uygulayarak zaman kazanilmalidir. Morfin vb ilaçlar ileri dönemler için rezerv tutulmalidir.

Kanser teshisi hastaya söylenmeli midir?

Hastaya asla ve hiçbir zaman yalan söylenmemelidir. Hastanin hastaligi hakkindaki sorularina dogru cevaplar verilmelidir. Ancak, bütün dogrulari hemen söylemek dogru olmayabilir. Yavas ve kademeli olarak bilgi aktarilmali, sorun açiklanirken çare ve tedavi biçimi birlikte anlatilmalidir. Hastanin yasamla bagi ve iyilesme umudu sarsilmamalidir. Kuskusuz,, bu bir üslup sorunudur. Hastasini önemseyen, acisini paylasan, ona zaman ayiran, sabirla dinleyen, onun sorununa çare arayan, umudunu artiran empatik bir hekim davranisi iyi bir tedavi kadar belki de akciger kanseri için bundan daha önemlidir

Akdeniz Anemisi

Akdeniz anemisi ya da tıptaki adıyla Talasemi ; Akdeniz ülkelerindeki ırklarda görülen, doğacak çocuğa anne-babasından “Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalıtımsal olarak geçen bir çeşit “kansızlık” hastalığıdır.

Anemi (kansızlık) oluşmasına neden olan etmen, kanda alyuvarların yapısında yer alan “hemoglobin” maddesinin yapımındaki kusurdur.

Hastalığın esas olarak iki apayrı şekli vardır.Talasemi Major ve Talasemi Minör.

Talasemi Minör: (Akdeniz anemisi Taşıyıcılığı)

T. Minor, T.major’a göre çok daha hafif seyreder. Bireylerdeki tek bulgu sadece kansızlıktır. Kişiler sadece halsizlikten şikayetçidirler. Hatta bazıları evlenme işlemlerinde yapılan (zorunlu) kan testine kadar hastalıklarını bilmez.Bu gruptaki hastalarda yapılan tahlilde, serum demir düzeyi normal veya artmıştır. En çok görülen kansızlık çeşiti olan ve bu hastalıkla en çok karıştırılan Demir Eksikliği Anemisi’nde ise demir azalmıştır. Tanı, “Hemoglobin Elektroforezi” ile konur. Bu hastalığın anlaşılmasında işe yarayan en önemli tahlil kıstaslarından biri olan HbA2 ( kanda oksijenin taşınmasını sağlayan hemoglobin molekülünün küçük fraksiyonu) normal kişilerde %3,4 iken bu hastalıkta % 7 ye yükselmiştir; HbF ise hafif düzeyde (%2-6) artmıştır. T. Minor’ün esas önemi bu hastalığın evli çiftlerin her ikisinde de olmasında ortaya çıkar; çocuğun %25 T. Major (yani hastalığın esas ağır ve ölümcül seyreden cinsinden) olma riski mevcuttur.

Anne ve babadan sadece biri Akdeniz Anemisi taşıyıcısı (talasemi Minör) ise doğacak çocuklarının taşıyıcı olma olasılığı % 50 dir. Talasemi major olma olasılıkları ise yoktur.
Talasemi Major ( Cooley anemisi) :
Talasemi Major ise hastalığın ağır seyreden şeklidir ve bir diğer ismi de Cooley anemisidir. Çoğunlukla bebek daha 6 aylıkken birdenbire başlayan ağır kansızlık sonucu kalp yetmezliği gelişir. Bunun olmaması için düzenli olarak sık sık kan nakli yapılmalıdır. Kan nakli yapılmazsa hasta birkaç senede ölür. Kan nakli yetersiz yapılırsa kemik iliğinin aşırı kan yapması sonucu harap olan kemiklerde kırılmalar olur, çocuğun yüz şekli değişir. Yüz şeklinin değişmesi şu şekildedir: Burun kökü çökük, alın ve elmacık kemikleri çıkıktır. Üst dişler öne fırlamıştır. Baş dört köşe şeklini alır. Dalak ve karaciğer büyür. Boy kısa kalır. Çocuk ergenlik çağına giremez.Kan nakilleriyle vücutta biriken aşırı demirin yol açtığı kalp problemleri (myokardit, kalp yetmezliği vs) ileri yaşlarda çoğunlukla ölüm sebebidir. Hemoglobin elektroforezi tahlilinde; normal yetişkin insanlarda bulunmayan, ancak bu hastalıkta % 50-90 vakada görülen ve bir çeşit hemoglobin olan HbF’in kanda bulunması tanı koydurucudur.
Hem anne hem de baba Akdeniz Anemisi taşıyıcısı (talasemi Minör) ise doğacak çocukların talesemi major olma olasılığı % 25, taşıyıcı olma olasılığı % 50 olacaktır. Ancak % 25 olasılıkla çocuk normal olacaktır.

Akne

Akne, siyah veya beyaz noktalar, bir çok türden sivilceler ve bazen de kistler şeklinde kendini gösteren tıkanmış gözeneklere verilen isimdir. Yüz bölgesi, boyun ve bazı durumlarda da göğüs, sırt, omuz ve kolların üst kısımlarında oluşabilir. Gençlerde sıkça görülür. Ancak bu sorun herhangi bir yaş grubuna özel değildir: 40’lı yaşlarda olan ergin kişilerde de akne problemi yaşanabilir. Hayati bir önemi olmamasına karşın bu sorunu yaşayanlar için çok can sıkıcı ve görüntü olarak kötüdür. Yoğun akne ciddi ve kalıcı cilt izlerine neden olabilir.
Irk ve etnik kökeni ne olursa olsun, 12 ile 17 yaş arası insanların %100’üne yakını akneden hafif ya da yoğun bir şekilde etkilenir. Bunların büyük çoğunluğu reçetesiz satılan ürünler kullanarak bu sorunlarıyla baş eder. Ancak bazıları için akne daha ciddi bir sorundur. Ergenliğini yaşamakta olan gençlerin yaklaşık %40’ı doktora baş vuracak derecede sorun yaşar.
Genel olarak akne 10-13 yaşlar arasında başlar ve 5-10 yıl kadar sürer. Yirmili yaşların başında kendi kendine geçer. Genelin dışındaysa akne probleminin 30’lu hatta 40’lı yaşlarda devam ettiği, hatta o yaşlarda ortaya çıktığı da olabilir.
Genç erkekleri ve genç kadınları aynı oranda etkilese de bazı farklılıklar vardır: erkeklerin yaşadığı akne problemi daha yoğun olabilir. Buna karşın bir uzmana baş vurma yüzdesi genç kadınlarda daha fazladır. Genç kadınların yaşadığı akne problemi aybaşı dönemlerinde yaşadıkları hormonal değişikliklere bağlı da olur. Bunun dışında kadınların yaşayabileceği bir diğer akne problemi de kozmetik ürünlerinden kaynaklanandır
Aşağıda sayılan durumlarda mutlaka dermatologla temasa geçilmelidir:
Reçetesiz satılan ürünlerle bir sonuca varamadıysanız,
Artık akne probleminiz hayattan aldığınız zevki etkiliyorsa,
Akne lezyonlarının dışında akne izleriniz de varsa,
Akne lezyonlarınız geniş ve ağrılıysa,
Akne lekelerin oluşmasına sebep oluyorsa.
Bazı cilt ve saç bakım ürünleri ciltte sivilcelenmeye neden olabilir. Akne genellikle ürünün kullanılmasından birkaç gün sonra ortaya çıkar. Büyük kozmetik firmalarının çıkardığı çoğu kozmetik ürünün üzerinde “noncomedogenic” (sivilcelenmeye neden olmayacak) ibaresi bulunmasına rağmen, akne problemi olan kişilerin bu ürünleri dikkatle kullanması gerekir:

Akne problemi olmuş veya olan kişiler ürünleri yalnızca kendileri kullanmalı, paylaşmamalıdır.
Kullanılan ürün sivilcelenmeye neden olmayan ürünlerden seçilmelidir.
Kozmetik ürünleri temizlenirken yumuşak temizleme ürünleri veya saf sabun ve su kullanılmalıdır.
Kozmetik ürünü kullanıldıktan sonra sivilce oluştuysa ürünün kullanımına derhal son verilmelidir.
Günümüzde birçok kişi “doğal”, “bitkisel” veya “organik” olarak etiketlenmiş ürünlerin kullanımını tercih etmektedir. Akne problemi olan kişilerin bu ürünleri de dikkatle kullanması tavsiye edilir.
Herhangi bir ürünün kullanımı sonrasında ciltte kuruluk, pullanma, kaşınma veya iltihaplanma oluşuyorsa, ürünün kullanımına son verilmelidir.
Kadınların mensturasyon (aybaşı) döngüleri ve hamilelikleri sırasında yaşadıkları hormonal değişimler akne problemlerinin yoğunluk ve görünümünü etkiler. Bu nedenle kadınlarda ve ergenliğini yaşayan genç kızlarda akne tedavisi olarak hormonların kullanılması şaşırtıcı değildir. Erkeklerdeyse “kadınlaştırıcı” etkileri nedeniyle akne tedavisi için hormon kullanılmamaktadır. Mensturasyon, hamilelik ve akne arasındaki ilişki östrojen ve projestin gibi kadın hormonlarının erkek hormonlarıyla olan dengelerinin değişmesindendir. Erkek hormonlarının yağ dokularına etkileri aknenin de nedenlerindendir. Hamilelik sırasında oluşan akne genellikle hamilelik dönemi sonunda geçer.
Akne tedavisinin amacı akne lezyonlarını yok etmek ve yenilerin oluşumunu önlemektir. Aknenin oluşumuna göre farklı tedavi yöntemleri vardır:
Sebum üretiminin azaltılması
Bir tür bakteri olan P.aknenin azaltılması
Cilt hücrelerinin dökülmesinin normale döndürülmesi
Farklı sebepleri tedavi etmek için bazen iki ya da daha çok akne ürünü kullanılabilir. Ancak bunu yaparken mutlaka dermatoloğa danışılmalıdır.
Kullanılan tedavi yöntemi ne olursa olsun dermatolog tarafından aksi söylenmedikçe uyulması gereken kurallar vardır:
Akne sıkılmamalı, kurcalanmamalıdır. Bunun yapılması aknenin dağılmasına ve cildin diğer bölgelerine yayılmasına neden olur.
Yüzün günde en az iki defa saf sabun ve suyla hafifçe temizlenmesi ve iyice kurutulması lazımdır. Ovuşturma cildinizi tahriş ederek aknenin daha kötü bir hal almasına neden olur.
Akneye neden olmayacak kozmetik ürünler kullanılmalıdır.
Kullanılan akne ürünlerinin cilde işlemesi için gerekli olan zaman unutulmamalıdır. Dermatolog veya eczacıya ürünün nasıl ve ne süreyle kullanılması gerektiği mutlaka sorulmalıdır.
Bazı akne tedavi ürünleri cildin güneş ışığı ve ultra viyole ışınlarına karşı duyarlılığı artırabilir. Güneşten korunmalı ve tedavi boyunca solaryumlardan uzak durulmalıdır.
Unutmayın: bir dermatologun çözemeyeceği akne problemi hemen hemen yoktur. Probleminizden daha kısa sürede kurtulmak için mutlaka bir hekime başvurulmalıdır.

Akne İzlerinin Kalıcı Tedavisi

İz ve Kırışıklık Tedavisinde Dünyada En Etkili Yöntem:
“Fraksiyonel CO2 Lazer”
Günümüzde “Akne İzleri, Gözenekler ve Kırışıklık Tedavisi” Adı Altında Uygulanan Yöntemler Yetersiz veya Güvensizdir!
Yıllardan beri deri yaşlanması, kırışıklıklar ve akne (sivilce) izlerinin tedavisinde farklı yöntemler kullanılmıştır:
1. Kimyasal Peeling: derinin çeşitli kimyasal maddeler yardımı ile yenilenmesidir. En derin peeling’lerin etkinliği düşüktür.
2. Mikrodermabrazyon: alüminyum tuzunun sprey şeklinde deriye sıkılarak derinin törpülenmesinden ibarettir. Etkinliği %10-20 seviyesindedir.
3. Mekanik Dermabrazyon (zımparalama): derinin zımparalamasından ibarettir. Deriye verdiği ciddi hasarlarından dolayı günümüzde artık tercih edilmemektedir.
4. Botox ve Dolgu Maddeleri: dolgu maddeleri derinin dolgunlaşmasını sağlayarak belirli süre için kırışıklıklar ve izlerin giderilmesinde etkili olurlar. Botox ise yüzdeki mimik kasları felç ederek kırışıklıkların geçici bir süre için azalmasına neden olur.
5. Işık Tedavisi ( Intense Pulsed Light: IPL): yoğunlaştırılmış ışık atımları deri altındaki kollagen liflerini uyararak derinin elastikiyetini artarlar. Deri gençleştirilmesi ve cilt yenilenmesinde %25 kadar etkili olmaktadır.
6. Lazer Tedavisi:
I. Nd:YAG lazer: etkisi oldukça hafif ve yüzeyel olduğu için artık kırışıklık ve iz tedavisinde tercih edilmemektedir.
II. Er:Glass ve Er:YAG lazer: kırışıklıklar ve iz tedavisinde sıklıkla tercih edilen sistemlerdir, ancak yeterince derin olmadıklarından birkaç seans tedaviye rağmen çoğu zaman hasta ve doktor tatmin olmamaktadır.
III. CO2 lazer: dünyanın en derin etkili iz ve kırışıklık tedavi yöntemidir. Oldukça derin etkili olduğu gibi yan etkileri de ciddi olabilir. Bu yüzden son 5 yıldan beri “Lazer Dermatoloji” dünyasında devrim niteliği taşıyan ve bu sistemin yan etkilerini neredeyse sıfıra düşüren “Fraksiyonel CO2 lazer” geliştirilmiştir.
Yukarıda lazer tedavileri dışında bahsedilen yöntemlerin iz, gözenek ve kırışıklık tedavisindeki başarı oranları kısmi olup %5 ile %25 arasında değişmekte, bazen ise hiç etkili olmamaktadırlar. Buna ek olarak söz konusu yöntemlerde uygulama derinliği ölçülemediğinden istenmeyen ciddi yan etkiler meydana gelebilir.
Neden Lazer? Lazer: İz ve Kırışıklık Tedavi Yöntemleri Arasında En Etkili Araç!
Neden CO2 Lazer? CO2 Lazer: Akne İzleri ve Kırışıklık Tedavisinde Dünyada Altın Standart!
Son 15 yıl içerisinde lazer teknolojisi akne (sivilce) izi, gözenekler, yara izi, yanık izi ve yüz ve boyun kırışıklıklarının tedavisinde önemli ilerlemeler kaydetmiş olup her gün daha yeni gelişmelerle şaşırtıcı sonuçlar doğurmaktadır.
Etkili cilt gençleştirme ve iz tedavisi amacıyla son yıllarda 3 çeşit lazer sistemi tasarlanmıştır. Günümüzde bu üç sistem çeşitli izler ve kırışıklıkların tedavisinde en başarılı yöntemler olarak tercih edilmektedir:
1. Erbium:Glass lazer (Er:Glass): 1,540 nanometre dalgaboyu
2. Erbium:YAG lazer (Er:YAG): 2,940 nanometre dalgaboyu
3. Karbondioksit lazer (CO2): 10,650 nanometre dalgaboyu
Lazerin etkinlik derecesini belirleyen en önemli faktorler arasında lazer ışınının dalgaboyudur. Dalgaboyu lazerin deriye hangi derinlikte nüfuz ettiğini, dolayısıyla ne kadar etkili olduğunu gösterir.
Er.Glass ve Er:YAG sistemleri düşük dalgaboylarına sahip olduklarından etkinlikleri sınırlı olup iz ve kırışıklık tedavisinde birkaç seans uygulama sonrası bile kısmen etkilidirler. CO2 lazer 10,650 nm dalgaboyu ile cildin orta tabakası olan dermisin en derin kısımlarına nüfuz ederek eşsiz sonuçlar doğurmakta olup cilt germe, yenileme, gençleştirme ve her türlü iz tedavisinde günümüzde altın standart yöntemdir. CO2 lazer 1996’dan beri cilt soyma ve kitlesel lezyonların tedavisinde kullanılmaktadır. İlk olarak CO2 lazer ardından Er:YAG lazer cilt gençleştirme için FDA onayı aldı.
İlk kullanılan CO2 lazerler oldukça etkili olmalarına rağmen atış süresinin uzun olması, yarattığı soyma ve ısı etkisinin derin olması, uzun süren kızarıklık gibi nedenlerle bazı yan etkileri görülmekteydi. Er:YAG lazerlerin soyma ve ısı etkisi ise oldukça yüzeysel olması nedeniyle yan etkileri az ancak cilt gençleştirme etkileri de oldukça zayıftır.
Neden Fraksiyonel Lazer? Fraksiyonel Lazer: Güçlü ve Derin Lazerlerin Cilde Verebileceği Hasarları Önler!
Neden Fraksiyonel CO2 Lazer? Fraksiyonel CO2 Lazer: Akne İzleri (Sivilce İzleri), Gözenek ve Kırışıklık Tedavisinde Dünya Çapında Gelinen Son Noktadır: “En İddialı ve En Derin, Aynı Zamanda En Güvenli Lazer Sistemi”!
Yüz ve boyun kırışıklıkları, çizgileri, sarkmaları ve akne (sivilce) izleri ve gözeneklerin tedavisinde kullanılan CO2 lazer ışınları doğrudan deriye verildiğinde aşırı doku tahribatına ve bundan dolayı leke ve yeni izlere neden olabilir. Bu yüzden fraksiyonel lazer sistemleri tasarlandı.
Bu lazerde uygulama alanında süzgeç benzeri mekanizma uygulanarak bazı noktalar ışını geçirmemekte olup tüm cilt alanına lazer ışını gönderilmiyor; bundan dolayı bu sistem ablatif (hasar verici) değil mikroablatif bir sistem olup ciltte belirgin yara, kalıcı hasar vs oluşturmamaktadır.
3-4 yıl önce ilk fraksiyonel lazer olarak Er:Glass sistemi üretildi (Fraxel). Bu cihazdan sonra fraksiyonel özellikte olan Er:YAG cihazları üretildi ve kullanılmaya başlandı. Türkiye ve dünya çapında kullanılmakta olan bu iki sistem ile ciltteki kırışıklıklar, izler, çukurlar ve çeşitli skarlar (deri izleri) tedavi edilmektedir; ancak bu sistemlerin etkinlikleri lazer dalgaboylarının kısa olmaları nedeniyle sınırlı olup bazen çok sayıda uygulamaya rağmen istenilen noktaya varmak mümkün olmamaktadır. Bu sınırlamanın aşılması amacıyla dünya çapında gelinen son nokta CO2 lazer sistemlerinin fraksiyonel versiyonudur. Şu an için dünya çapında Lasering Mixto SX ve Deka SmartXide adlı cihazlar en gelişmiş fraksiyonel karbondioksit lazer (fraksiyonel CO2 lazer) sistemleridir.
Fraksiyonel lazer uygulamaları sırasında tedavi edilen cildin kalınlığı kimyasal peeling veya dermabrazyonda olduğu gibi göz kararı veya tecrübeye dayalı değil, inilen derinlik kesin olarak bilinir. Güçlü olmasına karşın fraksiyonel özelliği sayesinde uygulama sonrası iyileşme hızı çok yüksek olup İyileşme süresi kısadır. Etkisi ise benzer sistemlere göre çok daha yüksektir. Dermabrazyon lokal veya genel anestezi ile, ciddi etkisi olan kimyasal peeling ise genel anestezi altında uygulanırken fraksiyonel lazer uygulaması için herhangi bir anestezi gerekmez.
Normal (konvansiyonel) lazer ile fraksiyonel lazerin karşılaştırılması:
Normal lazer uygulaması sırasında (sol), cilde verilen hasar yatay tabakalar şeklinde olup istenmeyen yan etkilerin olasılığı oldukça yüksektir. Fraksiyonel uygulamalarda (sağ), lazer ışınları sütunlar şeklinde cilde nüfuz eder ve aralarında sağlam doku alanları bırakırlar; bu da cildin en az hasar ve yan etki ile iyileşmesini sağlar.
Fraksiyonel Lazerlerin Çeşitlerine Dikkat! Hangi Lazer’i Seçmelisiniz?
Fraksiyonel CO2 Lazerin Er:YAG ve Er:Glass Lazerlere Üstünlüğü Nedir ?
CO2 lazer uygulaması sonrası ani olarak cilt altı kollajen liflerinde %30 oranında kısalma ve ciltte gerilme ortaya çıkarken Er:YAG ve Er:Glass sistemlerde bu oran karşılaştırılmayacak kadar azdır. Hastanın ihtiyacına göre cilt 10-250 mikron derinliğinde tedavi edilmektedir (Er:YAG lazerlerde bu derinlik 2-50 mikron arasında ve Er:Glass lazerlerde daha da yüzeyseldir). Bu üstünlükler sayesinde CO2 lazer sistemi cilt yenileme uygulamalarında altın standart olarak yerini korumaktadır.
Fraksiyonel lazer sistemleri arasında sadece fraksiyonel karbon dioksit (CO2) lazer derin izler ve kırışıklıkların tedavisinde etkilidir. Daha detaylı bilgi için lütfen tıklayın.
“Mixto SX ve SmartXide DOT” Fraksiyonel CO2 Lazer Hangi Alanlarda Kullanılmaktadır?
1. Cilt Yenileme, yüz gençleştirme: yüz, göz kapakları, boyun ve dekolte bölgelerindeki kırışıklıklar ve çizgilerin giderilmesinde tartışmasız en etkili yöntemdir!
1- İnce kırışıklıkların giderilmesi
2- Derin çizgilerin giderilmesi ve yüz gençleştirilme:
2. İz Tedavisi: yüz, sırt ve göğüste oluşan akne izleri (sivilce izleri), gözenekler ve çukurluklar, yara ve yanık izleri ve deri çatlamalarında en güçlü ve en etkili tedavi yöntemidir!

I. Akne izlerinin (sivilce izlerinin) tedavisi: akne (sivilce) izleri, yüzeyel ve derin olmak üzere iki ana grupta sınıflandırılmaktadır:
a. Yüzeyel akne (sivilce) izleri ve gözenekler: cildin üst tabakasını etkileyen izlerdir. Bu izler özellikle sivilce tedavisi sonrası daha çok ortaya çıkar ve kızarıklık zemininde hafif çukurlar ve çökmeler şeklinde görülür. Yüzeyel sivilce izi, genellikle kimyasal peeling gibi yüzeyel cilt soyma yöntemleri ile kısmen azaltılabilir, ancak iyileşmeyen sivilce izlerinin tedavisi kolaylıkla fraksiyonel lazer ile mümkündür.b. Derin akne (sivilce) izleri:
– Ice pick (buz kıracağı) akne izi (sivilce izi) ve derin gözenekler: deri üzerinde buz kıracağı ile delinmiş alanlar şeklinde görülen çapları genellikle 2 mm’nin altında olan noktasal çukurlardır. Bu izlerin çapları fazla olmamalarına rağmen aşırı derin olabilir, bazen deri altı yağ tabakasına kadar inebilirler. Bu yüzden “ice pick” akne izinin en iyi tedavisi lazerdir. Lazer sistemleri arasında en etkili ve aynı zamanda en az yan etkili sistem ise fraksiyonel CO2 lazer sistemidir.
– Box car (yük vagonu) akne izi (sivilce izi): yuvarlak veya oval şeklinde oluşan akne izleridir.
– Rolling scar (dalgalı) akne izi (sivilve izi): genellikle derin olan bu çeşit sivilce izleri, cildin üst tabakasının alt tabakalar tarafından içeriye doğru şekilmesinden kaynaklanırlar. Tedavisi en zor olan bu tip akne izlerinde fraksiyonel CO2 lazer ile %80’a kadar iyileşme gözlemlenmektedir.
II. Cildin geniş gözenekli ve kaba görünümünün giderilmesi
III. Ciltte meydana gelen güneş lekesi, yaşlılık lekesi, doğum sonrası oluşan lekeler ve yüzeysel pigment bozukluklarının giderilmesi
IV. Aşırı bağ dokusu (hipertrofik skar) ve keloidlerin azaltılması
3. Özel lazer uygulama başlığı sayesinde “estetik göz kapağı ameliyatlarında, yüzdeki küçük cerrahi işlemlerde ve yaralanmaların düzeltilmesinde kullanılmaktadır:
Kanser öncesi cilt lezyonlarının tedavisi ( Bowen hastalığı, Paget hastalığı, Queyrat hastalığı, lökoplaki)
Cilt kanserlerinin tedavisi ( BCC, SCC)
Ciltteki kitlesel cilt lezyonlarının tedavisi (dermal nevüs-ben, senil keratoz-yaşlılık beni, HPV-et benleri, nevüs sebaseus, milium, siringoma, dermatofibroma, kondrodermatit, epidermal nevüs, kist, nörofibroma, trikoepitelyoma vs)
Saç, kaş ve sakallı bölge içindeki kitlesel lezyonların tedavisi
Piyojenik granülom tedavisi
Rinofima ve otofima tedavisi
Doğumsal veya sonradan oluşan benlerin tedavisi
Göz kapaklarında oluşan kolesterol plaklarının ( ksantalezma) tedavisi
El, ayak, genital bölge gibi yerlerde oluşmuş kitlelerin tedavisi ( verruka-siğil, kondilom…)
“Mixto SX ve SmartXide DOT” Fraksiyonel CO2 Lazer’in Üstünlükleri Nelerdir?
Fraksiyonel özelliği, fraksiyonel Er:YAG lazerlerdeki gibi lensten kaynaklı olmayıp noktasal lazer atışlarının hepsi aynı anda yapılmaz ve her lazer atış noktası (dot) mikrosaniyeler içinde ayrı ayrı yapılmaktadır. Bu da lazerin cilde verebileceği hasarı neredeyse sıfıra düşürmektedir.
Akıllı atış özelliği (Smart Pulse): bu seçenek kullanıldığında her lazer atışı aslında iki ayrı atıştan oluşmaktadır: ilk 20-30 mikrosaniyede etkili ve güçlü bir atış, geri kalan sürede ise (150 veya üzeri mikrosaniye) daha düşük güçte bir atış ile çevresel dokudaki ısı hasarı azaltılmaktadır.
Hi-Scan özelliği çevresel dokudaki ısı hasarını azaltan bir diğer faktördür. Bu özellik sayesinde her atış ayrı ayrı ve birbirinden uzak noktalara yapılabilmekte ciltte yan yana atış nedeniyle oluşabilecek ısı hasarı önlenmektedir.
Hi-Scan özelliği nedeniyle uygulama yapılacak cildin ihtiyacına göre lazer atış noktalarının sayısı, şekli ve sıklığı ayarlanabilmekte olup noktasal lazer atışları sabit sayıda, sıklıkta ve şekilde değildir. Bu da tedavide manevra kabiliyetini, dolayısıyla başarı oranını artırmaktadır.
SmartXide DOT CO2 lazerde atış noktalarının çapı 120 mikron, yaklaşık bir saç kılının yarısı büyüklüğü kadar incedir. Bu nedenle bu lazer atışlarına “microscopic treatment zone” (mikroskopik tedavi alanı) adı verilmektedir.
Fraksiyonel CO2 Lazer Sonucu Ciltte Oluşan Değişiklikler Nelerdir?
CO2 lazer uygulaması sonrası ani olarak cilt altı kollajen liflerinde %30 oranında kısalma meydana gelir. Sonraki 1-3 aylık süreçte ise cilt altında yeni kollajen oluşumu ve cilt altı bağ dokusunda yeniden düzenlenme meydana gelmektedir. Tüm bunların sonucu olarak cilt gençleşmesi adlandırılan ciltte gerilme, cilt üzerindeki pürüzlerde, lekelerde ve izlerde yüksek seviyede azalma meydana gelir. Ciltteki gözenekler daralarak cildin yapısı 10-15 yıl önceki durumuna geri döner.
Fraksiyonel CO2 Lazer Uygulaması Ağrılı mıdır?
Uygulama sırasında lazer epilasyonda olduğu gibi çarpma hissi olur. Bu his anestetik kremler veya soğuk hava kullanılarak azaltılabilir.
Fraksiyonel CO2 Lazer Uygulaması Kaç Kez Yapılır?
Fraksiyonel CO2 lazer sisteminde seans sayısı sorunun şiddetine göre ve uygulamanın gücü ve derinlik ayarlarına bağlı olarak değişmektedir. Her uygulama sonrası ortalama %40 kadar iyileşme gözlenir. Hafif-orta derece kırışıklıklar ve izlerde 1-2 seans yeterli iken çok derin sivilce izleri ve kırışıklıklarda tedavi birkaç (3-5) seans olarak düzenlenir. Seansların sıklığı uygulama derinliğine göre değişir: tedavi yüzeysel uygulamalarda 1-1.5 ayda bir, derin uygulamalarda ise 2-3 ayda bir tekrarlanır.
İyileşme Sürecinin Özellikleri Nelerdir?
Fraksiyonel CO2 lazer uygulaması sonrası pansuman gerekmez. Ciltte 3-7 gün süren bir pullanma ve ardından bir kaç günlük kızarıklık dışında bir şikayet olmaz. Hasta ikinci veya üçüncü günden itibaren makyaj yapabilir. Fraksiyonel lazerin bu avantajı hastanın günlük yaşamına devam etmesine olanak sağlar.
Uygulama Öncesi Nelere Dikkat Edilmelidir?
Hasta uygulama öncesi güneş ve solaryumdan 1 ay uzak kalmalıdır.
Kanın pıhtılaşmasını engelleyen ilaçlar (aspirin,heparin vs) ve retinoid içeren ilaçlar (isotretionin) alınmamalıdır.
Uygulama öncesinde cildi aşındırıcı dermabrazyon ve peeling gibi tedaviler veya cilt germe operasyonu uygulanmamalıdır.
Hastanın geçmişinde sık tekrarlayan herpes (uçuk) çıkarma öyküsü var ise mutlaka doktora bilgi vermeli, uygulama öncesi ilaç almalıdır.
Uygulama Sonrası Nelere Dikkat Edilmelidir?
Uygulama sonrası cilt 1-2 gün kuru tutulmalı 3üncü günden sonra duş alınabilir. Ödem ve inflamasyonu azaltmak için soğuk kompres uygulanabilir. Uygulama sonrası ciltte oluşabilecek kabuklanmadan korunmak için cilt nemli ve temiz tutulmalıdır. İkinci veya üçüncü günden itibaren makyaj yapılabilir.
Hastanın cilt tipine ve çevre koşullarına bağlı olarak iyileşme sonrası güneş koruyucular kullanılmalı, cilt soyucu kremler ise en az 1 ay kullanılmamalıdır.

Alerjik Rinit

Alerjik Rinit (saman nezlesi) nedir?
Rinit burun iç kısmını döşeyen ve mukoza adı verilen dokunun iltihabi reaksiyonudur. Rinitlerin yaklaşık yarısı alerjiye bağlıdır. Alerjik rinit, ortamda bulunan bir alerjenin, nefes alma sırasında burna alınıp, burnun iç yüzeyine yapışması ile bu alerjine karşı hassasiyeti olan kişilerin burnunda mikrobik olmayan bir iltihap sonucu ortaya çıkan şikayetler ve bulgulardır.
Hastalık, ilk dönemlerde yanlış bir isimlendirme ile “saman nezlesi” olarak tanımlanmış, daha sonra hastalığın polenlerle ilgili olduğu belirlenmiş ancak “saman nezlesi” terimi kullanılmaya devam edilmiştir.

Alerjik Rinit’in görülme sıklığı nedir?
En sık görülen alerjik hastalıktır. Toplumun yaklaşık %20’sini etkilemektedir. Her yıl çok sayıda insan alerjik rinite yakalanmaktadır. Bazıları çok hafif atlatırken bazıları için çok ağır geçmekte, işlerini engelleyerek yaşam kalitesini bozmaktadır.
Rinit belirtileri: Burun akıntısı, hapşırma, burun kaşıntısı, burun tıkanıklığı, koku almada azalma, gözlerde yaşarma ve yorgunluk. Algılama güçlüğü, uyku bozukluğu gibi dolaylı rinit belirtileri de günlük yaşamı olumsuz etkilemektedir. Hastalık her yaşta ortaya çıkabilir ancak genelde 1-20 yaş arası başlar. Çoğunlukla ailede aynı ya da benzeri hastalıklar mevcuttur.

Alerjik Rinit’in belirtileri nelerdir?
Asıl şikayet ve bulgular şöyle sıralanabilir:
• Burunda kaşıntı, sulanma (şeffaf).
• Hapşırma, aksırma nöbetleri.
• Damakta kaşınma.
• Öksürük ve boğaz ağrısı
• Boğazı temizleme isteği.
• Gözlerde sulanma ve kaşıntı.

Alerjik Rinit’e hangi alerjenler neden olur?
Havada taşınabilecek kadar küçük ve hafif olan hayvan ve bitki proteinleri gözümüz, burnumuz ve boğazımızdaki zarlar üzerinde birikirler. Polenler, mantar sporları, hayvan tüyleri ve ev tozları bu parçacıkların en sık rastlanılanlarıdır.
İlkbaharın erken dönemlerinde alerjik rinite sıklıkla polenler veya çevrede yaygın olarak bulunan ağaçlar neden olmaktadır. İlkbaharın geç dönemlerinde ise polenler çayırlardan kaynaklanmaktadır.
Renkli süs bitkileri nadiren alerjiye neden olurlar, çünkü polenleri havayla taşınamayacak kadar ağırdır.
Moldlar ekmeği küflendiren, meyvelerin bozulmasına neden olan küflerdir. Aynı zamanda kuru yapraklarda, çayırlarda, samanda, tohumlarda ve diğer bitki ve toprakta da bulunurlar. Soğuğa dirençli oldukları için alerji sezonu uzundur ve karın toprağı kapattığı dönemler dışında tüm bir yıl sporları havada bulunur. Ev içinde moldlar ev bitkilerinde ve onların saksı toprağında yaşar. Bodrum katları ve çamaşır odaları gibi nemli yerlerin yanı sıra, peynirde ve mayalanmış içkilerde de bulunurlar.

Alerjik Rinit’in çeşitleri var mıdır?
Alerjik riniti şu şekilde sınıflandırabiliriz:
Mevsimsel Alerjik Rinit: Ağaç poleni, çayır poleni ve yabani ot polenlerine karşı alerji gelişmesi sonucunda ortaya çıkar. Şikayetler bu alerjenlerin atmosferde yoğun olduğu dönemlerde belirgindir. Hastalığın yıl içindeki süresi coğrafi bölge ve iklim ile yakından ilişkilidir. Polen mevsimi dışında hastalar genelde rahattır.
İlkbaharın erken dönemlerinde ağaç polenleri, ilkbaharın ilerleyen aylarında ve yaz başında çayır polenleri, yaz ortasından sonbahara kadar da yabani ot polenleri bu şikayetlere neden olabilirler.
Yıl boyunca devam eden Alerjik Rinit: Allerjenlere temasın yıl boyu devam ettiği ve şikayetlerin genellikle tüm yıla yayıldığı alerjik rinit şeklidir. Neden olan alerjenler ev tozu akarları (mite), hamamböcekleri, ev hayvanı alerjenleri (kedi, köpek, hamster gibi), ve mantar sporlarıdır (küf).
En önemli alerjen ev tozu akarlarıdır (mite). Hastanın yaşadığı ortamda sürekli olarak akar alerjenlerine maruz kalması şikayetlerinin yılboyu devam etmesine neden olur. Hamamböcekleri de önemli bir ev içi alerjen kaynağıdır. Alerjisi olanlar, hamamböceği alerjenlerine maruz kaldıklarında rinit
şikayetleri ortaya çıkmaktadır.
Diğer bir ev içi alerjen ise ev hayvanı alerjenleridir. Özellikle kedi antijenleri çok önemlidir. Bulaştığı ortamda aylarca varlığını devam ettirebilir. Sadece ev içinde değil, okul, işyeri ve toplu taşıma araçlarında da yüksek düzeylerde tespit edilmiştir.
Ayrıca mantar (küf alerjisi olanlarda, ev içi mantarlara maruziyet şikayetleri tetikleyecektir.
Mesleksel Alerjik Rinit: Çalışma ortamındaki alerjenlere ya da irritan (tahriş edici) maddelere bağlıdır. Hapşırma, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi alerjik rinit bulguları çalışma ortamına girdikten sonra ortaya çıkar. Hastalar hafta sonlarında ve tatillerde rahattır.

Alerjik Rinit’in diğer alerjik hastalıklarla bir ilişkisi var mıdır?
Saman Nezlesi olan hastaların yaklaşık % 30-40’ında bronş hassasiyeti ve alerjik astım, daha az sıklıkla da diğer alerjik hastalıklar birlikte bulunabilir.

Alerjik Rinit tanısı nasıl konulur?
Tanı hastanın hikayesi, fizik muayene bulguları ile birlikte, alerji cilt testi ve burun mukozası sürüntüsünün incelenmesi ile konur.

www.gaziosmanpasakardiyoloji.com
www.gaziosmanpasaanjiyo.com
www.gaziosmanpasatupbebek.com
www.gaziosmanpasacildiye.com
www.karbonpeeling.net
www.tirnakbatmalari.net
www.elmikrocerrahi.com
www.gaziosmanpasahastaneleri.com

Alkol Bağımlığı

Tarihçe
* 8 bin yıl önce Mezopotamyalıların arpayı ekmek yapmak için ilk ıslah etmesiyle bira yapımı başladı.
* 6 bin yıl önce Sümerler, Godin Tepelerinde (Batı İran ve Anadolu) bira ve şarap içiyorlardı.
* Paleolitik çağda fermente edilmiş meyve, tahıl ve baldan alkol yapılıyordu.
* Metanol, Yunanca Methy ve Sanskritçe Madhu kelimelerinden gelir ve bal, sarhoş eden madde anlamına gelir.
* Alkol kelimesi Arapçadan gelmektedir.
* Distilasyon, İS 8. yy’da Arabistan’da başlamıştır.

Alkolizmin Kliniği
* Alkolizm, davranışsal bir bozukluktur.
* Tekrarlayıcı olarak fazla miktarlarda alınan alkole bağlı problemler gelişmesi anlamına gelir.
* Alkolik, kötü sonuçlar doğurmasına rağmen, kompulsif bir biçimde alkol içmeye devam eder.
* Alkolizmde, alkol alımının sınırlanması ile ilgili kontrol kaybolmuştur

İnsanlar neden içiyorlar?
– Zevk almak
– Duygudurumu düzeltmek
– Stresle başa çıkmak
– Alkol içme arzusu (craving, aş erme)

Alkoliğin hayatı
* İçenlerle arkadaşlık eder, evlenir
* İçmek için her zaman neden vardır: mutluluk, neşesizlik, gerginlik vs
* İçme fırsatları sonsuzdur: maç, av, parti, tatil, doğum günü vs
* Alkolizm ilerledikçe problemler artar, yalnız içmeye başlar, gizlice içer, şişeleri saklar, durumun ciddiyetini saklamaya çalışır
* Suçluluk duygusu gelişir, suçluluk ve pişmanlık duygularını bastırmak için daha çok içmeye ve sabahları kalkınca içmeye başlar.

Alkolizmde kısır döngü

Suçluluk ve anksiyete nedeniyle daha çok alkol alır, alkol aldıkça anksiyete ve depresyon derinleşir ve şu belirtiler ortaya çıkar: Uyku kalitesinde bozulma, gece uyanmalar, depresif duygudurumu, huzursuzluk ve sıkıntı hisleri, panik nöbetleri, göğüs ağrısı, çarpıntı, nefes almada zorluk …

Alkolizmde fiziksel bulgular
– Arkus senilis: gözün kornea tabakasında yağ halkası
– Acne rosecea : kırmızı burun
– Palmar eritem: avuç içinde kırmızılık
– Asteriksis: Elde flapping tremor (büyük amplitüdlü titreme)
– Sigara yanıkları: parmak, göğüs vs’de
– Morarıklıklar (düşme ve çarpmalara bağlı)
– Hepatomegali (karaciğer büyümesi), karın ağrısı
– Spider anjioma
– Periferik nöropati (el ve ayaklarda his kusurları, uyuşma vs)
– Kan tetkiklerinde anormallikler: GGT, MCV, AST, ALT, ürik asit, trigliseritler, üre yükselir
Doğal gidiş, cinsiyet farkı

Erkeklerde daha erken başlar (20 civarı), sinsi gidişlidir, 30 yaşından önce problemleri farketmek zordur. 45 yaşından sonra başlama nadirdir.
Kadınlarda başlangıç daha geç olur, depresyon daha sıktır.

Alkolizm tipleri
Gamma tipi alkolizm: Çok aşırı miktarda alkolün aralıksız biçimde alındığı epizotların yaşandığı, ama aralarda alkol alınmayan dönemlerin olduğu alkolizm tipi. Örneğin kişi günler boyunca sızıncaya kadar alkol alıp ayılır ayılmaz içmeye devam eder. Sağlık durumu nedeniyle içemez hale gelince birkaç gün hasta yatar, daha sonra 1-2 hafta alkol almaz ve sonra herşey yeniden başlar. Bu kişilerde temel problem alkol alımı ile ilgili kontrol kaybıdır, yasal ve sosyal problemler ön plandadır. Bunun tersine “Fransız tipi alkolizm”de kişi sürekli olarak fazla ama aşırı olmayan miktarlarda alkol alır, alkol kullanımı bir hayat tarzı haline gelmiştir. Herhangi bir nedenle alkol içmeyi durdururlarsa alkol yoksunluğuna girebilirler. Uzun vadede sağlık problemleri ortaya çıkar.
Tip A-B ya da 1-2: Erken yaşlarda başlayan, ailede alkolizm öyküsünün varolduğu, antisosyal kişilik bozukluğu ile birlikte sık görülen kötü gidişli alkolizm ve daha geç yaşta başlayan, aile öyküsünün olmadığı, daha çok depresyonun eşlik ettiği, daha iyi gidişli alkolizm tipi.

Komplikasyonlar (alkolizmin sonuçları)
Sosyal:
Boşanma, terkedilme
İş sorunları, devamsızlık
Ev-iş-trafik kazaları
Adli problemler

Tıbbi: 1.Akut sorunlar 2.Kronik sorunlar 3.Yoksunluk belirtileri
Karaciğer harabiyeti, kardiyomiyopati (kalp büyümesi), anemi (kansızlık), yüksek tansiyon, trombositopeni (pıhtılaşma sağlayan hücrelerde azalma), miyopati (kas yıkımı), kanser, teratojenite (anne karnındaki bebekte anormallikler), pankreatit (pankreas iltahabı), pnömoni (zatüre), merkezi sinir sistemi bozuklukları (retrobulbar nörit,Wernike-Korskof Sendromu ve bunaması, serebeller atrofi)

Alkol Yoksunluğu belirtileri
Otonomik hiperaktivite (terleme, nabız 100’ün üstünde)
titreme
uykusuzluk
bulantı ve kusma
geçici halusinasyon ve ilüzyonlar: alkolü bıraktıktan sonra 1-2 gün içinde görülür.
psikomotor ajitasyon
anksiyete
grand mal konvülzyonlar (epileptik nöbetler): alkolü bıraktıktan sonra 2 gün içinde görülür.

Deliryum tremens: Uzun süre fazla miktarda alkol alan kişilerde alkolü kestikten 2-3 gün sonra ortaya çıkabilen, ölüm riski taşıyan bir tablodur.

Bilinç ve konsantrasyon bozukluğu, görsel halusinasyonlar (gerçekte var olmayan şeylerin görülmesi), bulunduğu zamanı ve yeri karıştırma ile kendini belli eder, hızlı başlayıp dalgalı bir seyir gösterir.

En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklar:
– Majör Depresyon: Alkol bağımlılarının %30-50’sinde görülür
– Anksiyete bozuklukları: %30 sıklıktadır. Erkeklerde sosyal fobi, Kadınlarda agorofobi sıktır.
– İki uçlu duygudurum bozukluğu (manik depresif b)
– Diğer madde bağımlılıkları: başta sigara olmak üzere esrar vs.
– Kişilik Bozuklukları: antisosyal ve sınırda kişilik bozuklukları.

Alkolizm tedavisi
* Alkolikler tedavi için başvurduklarında genellikle ‘dibe vurmuşlardır’ yani sağlık, aile, meslek, sosyal yaşam vb yönlerden büyük kayıplara uğramış ve çaresiz duruma düşmüşlerdir. Bu hale düşmeden pek çok alkolik bu zevki terketmeye yanaşmaz, ya da buna karar verse de kolayca vaz geçer. Önemli olan bu denli kayba uğramadan bu kısır döngüyü durdurmaktır. Bu nedenle kişinin alkolik olduğu yani alkol karşısında zayıf, hatta alkolün esiri olduğunu farkedip kabullenmesi düzelmenin başlangıç noktasını oluşturur. Erken dönemdeki alkoliklerin bu gerçeği farketmeleri için “motive edici görüşmeler” yapılır.

* Alkolizm tedavisi yoksunluk belirtileri kalktıktan sonra başlar

* Hedef ayıklıktır (sobriety): Eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayırıcı tanısı ve tedavisi için de bu önemlidir.

* Ekip tedavisi gerekir

* Tedavi hastanın ihtiyaçlarına göre seçilmelidir.

* Tedaviden sonra uzun süreli izlem gereklidir. Kişi uzun süre hastanede kalsa bile daha sonra izlenmezse alkole dönmesi kolaydır. Düzenli aralıklarla görüşmelere ya da kendine yardım gruplarına katılmalıdır.

* Nüksler (tekrarlamalar) ilk 6 ayda en sıktır.

İlaç tedavileri

* Disulfiram (Antabus)

* Antidipsojenikler:

Naltraxone, Acomprasate

* Seratonerjik antidpresanlar

* Lityum

Psikoterapi

* Sıcak ama biraz otoriter bir yaklaşım gereklidir.

* Adsız Alkolikler gibi kendine yardım grupları tedaviye entegre edilmelidir.

* Davranışçı-kognitif tedaviler iyi sonuç verir.

* Eğitimsel faaliyetler tedavinin önemli bir parçasıdır.

* Psikoterapilerde iç görü üzerinde yoğunlaşılmamalıdır. Psikanaliz gibi bu türdeki terapiler alkol kullanımını daha da arttırabilir.

* Hastanın içinde bulunduğu aile ele alınmalıdır, çünkü alkolizm bir “Aile Hastalığı”dır.

Allerji ve Allerji Nedenleri

Alerji Nedenleri, Alerji Neden Oluşur, Alerji Hastalıkları

Bebeklerde Alerji Nedenleri
On kişide yalnızca bir veya ikisinde alerjiye rastlanmasının nedenini açıklamamıza karşın, belirtilerin nedenlerini bilmekteyiz.
Alerjik insanlar, alergenlerine (alerjik oldukları maddeye), sağlıklı insanların tehlikeli olabilecek mikroplara veya zehirlere gösterdikleri tepkiye benzer tepkiler gösterirler. Aradaki fark şudur: Alerjik bünyeler, zararsız bir maddeyi kesinlikle vücuttan atılması gereken tehlikeli bir maddeymiş gibi görürler.

Vücudun doğal korunma sisteminin en etkin güçlerinden biri, lenfosit adı verilen akyuvarlardır. Onların görevi, vücuda giren antigenleri kollamaktır. An-tigenler, canlı veya organik maddelerde bulunan, ama, vücudun kendi öz proteinlerinden farklı olan yabancı maddelerdir. Virüslerin ve bakterilerin yanı sıra, yiyecekler ve polen gibi daha tehlikesiz maddeler de antigen olarak adlandırılırlar.

Akyuvarlar, tam olarak anlaşılamayan karmaşık bir mekanizma yoluyla, tehlikeli antigenlerle zararsız tarım ayırdedebilirler. Bunun içindir ki, sağlıklı bir beden, bulaşıcı hastalığa neden olan bir virüse karşı kendisini korurken, yiyeceklerin içindeki zararsız proteinlere tamamen farklı bir tepki gösterir.

Zararlı olabilecek antigenlere rastladıklarında, akyuvarlar antikor üretimine geçerler. Antikor, antigenle birleşerek onu etkisiz hale getirir.
Sağlıklı bir insanda bile akyuvarların antigeni etkisiz hale getirecek miktarda antikor üretmesi birkaç gün alabilir. Antigen bir kere yenilgiye uğratıldıktan sonra ise vücut ona karşı uzun süreli bir bağışıklık kazanır. Örneğin bazı insanların suçiçeği ve kızamık gibi hastalıkları yalnızca bir kez geçirmelerinin nedeni, virüsler vücuda ikinci kez girdiklerinde onları kısa sürede yok edecek antikorların hazır bulunmasıdır.

Aşının da ana fikri budur. Aşılanan kişiye hastalığa yol açacak kadar güçlü olmasa da akyuvarların koruyucu antikor üretimine başlamasını sağlayacak kadar antigen verilir. Alerji uzmanları da hastalarını alergenlere karşı korumak için aşılamaya benzer bir tedavi uygularlar. Bu tedavi tekniği, ilerde açıklanacaktır.

Antikorların önemli bir özelliği, hücum ettikleri antigenleri çok dikkatle seçmeleridir. Bir antigene karşı etkili olan bir antikor, başka antigenlere karşı tümüyle etkisizdir. Grip ve nezleye defalarca yakalanmamız bundan kaynaklanır. Griplerin ve nezlenin nedeni, sürekli değişim gösteren virüsler olduğundan, bir kışın antikorları bir sonraki kışın mikroplarına karşı koruma sağlayamamaktadırlar.
Her birinin kendine has görevleri olan dört ayrı cins antikor vardır. Kısaca, bazı antikorlar devriye gezen polisler gibi, kanda dolanırlar. Oysa bazıları nöbetçiler gibi belirli dokuların başını beklerler. Daha başkaları, akyuvarların yanında silahlı muhafızlar gibi gezerler. Sonuncusu daantigenleri, antikorlardan yararlanmadan yok edebilen akyuvarlardır.
O zaman bu koruyucu güçlerin alerjilerle ilgisi nedir? Alerjik olan bünyelerde akyuvarlar, zararsız antigenlere zararlıymışcasına tepki gösterirler. Kimse bunun gerçek nedenini bilmese de kalıtsal bir sorun olabileceği düşünülmektedir. Alerjilerin ailelerde görülme eğilimi vardır. Son zamanlarda yapılmış olan tıbbi araştırmalar, bazı alerjik bünyelerde antikor üre­timini denetleyen bir çeşit akyuvarın bulunmadığına değinmişlerdir. Bazı alerjilerin, özellikle yiyecek alerjilerinin, bebekleri çok erken memeden kesmekten kaynaklandığı sanılmaktadır…

Korunma sistemleri, tam gelişmiş olmadığı için, bebekler, inek sütünde ve başka yiyeceklerdeki yabancı proteinlere karşı gerekeni yapamamaktadır. Bu konuya ileride gene değineceğiz.Ev toz alerji
Doğa güzel olabilir, ama karmaşık olmadığı zamanlar, pek seyrektir. İşleri daha da karmaşık hale getiren bir durum, vücudun alerjilere karşı bir değil birkaç mekanizması olmasıdır. Antigen, vücuda ilk girdiğinde lenfositler büyük miktarlarda antikor üretirler. Bu olay ilk kez meydana geldiğinde hiçbir belirti görülmez. Ancak bir sonraki saldırıyı beklemekten başka bir işlevi olmayan antikor, kendisini mast hücresi dediğimiz doku hücrelerine bağlar.

Mast hücrelerinde histarriin başta olmak üzere birçok kimyasal madde vardır. Bunların görevi, kan damarlarına giren ve çıkan sıvıların akımını hızlandırmak, mukoza bezlerindeki sıvı üretimini ve iç organlardaki kasların çalışmasını denetlemektir. Bu işlevler, sürekli olarak ve biz bilincinde olmaksızın otomatik bir biçimde düzenlenmektedir.

Oysa mast hücresi, antikorla kaplandıktan sonra, çok kolay etkilenebilir hale gelir. Bundan sonra gelen antigen, antikoru harekete geçirir. Sonuç olarak mast hücresi patlar ve içindeki histamin ve öbür kimyasal maddeler ortalığa yayılır.

Bundan sonra olanlar, antikorla kaplı mast hücrelerinin vücudun ne tarafında olduğuna bağlıdır. Bu kimyasal maddeler, burunda rinit adı verilen sıvı mukoza «kırrtışına ve iltihaplanmaya yol açar. Benzer durum, gözde kanlanmaya, kulakta ise geçici sağırlık yaratabilecek sıvı birikimine neden olur. Akciğerlere giden ve akciğerin içindeki hava borularında ise kasların kasılmasına neden olarak soluk almayı güçleştirir. Karında mukoza üretimine ve diyareye neden olan kasılmalara yola açar.

Tahmin edebileceğiniz gibi, antikorlar, antigenin ilk rastlandığı yöredeki mast hücrelerine kendilerini bağlarlar. Bu, polene alerjik olan kişilerin neden saman nezlesi belirtileri gösterdiklerini açıklar. Polenin vücuda girmesinin en kolay yolları, gözler veya solunum yoluyla burundur. Bu yüzden burundaki ve gözdeki mast hücreleri, antikorla kaplanırlar.

Yiyeceklere alerjiniz varsa, en şiddetli tepkiyi mast hücrelerinin en çok antikor çekmiş oldukları yörede göreceksiniz bazı insanların dudakları bir lokma balık, fıstık, süt, yumurta veya kabuklu deniz ürünü yediklerinde şişer öte yandan aynı belirtiler yiyecekler yutulduktan sonra bağırsaklarda görülebilir. Bazı insanların yiyecek alerjileri o kadar ağırdır ki, balığa alerjisi olan bir kişi, balıkçının önünden geçerken solunum güçlüğü çekmeye başlar veya yumurtaya alerjisi olan biri, aynı odada bir yumurta kırıldığında hapşırabilir.

Eğer yiyeceklere alerjiniz bu denli ağır ise, belirtilerin nedeni bellidir ve bundan kaçınmanın en basit yolu, bu yiyeceklerden uzak durmaktır. Astım, saman nezlesi ve gözle görülmeyen polen ve sporların neden olduğu başka alerjik şikâyetlerden kaçınmak daha zordur, çünkü alergenlerini gelirken görme olanağınız yoktur.
Anlatılması karmaşık başka türdeki alerjik reaksiyonlar, bambaşka etkiler gösterirler.
Bunlardan biri, antigenin kana karışarak, oksijen taşımakla görevli olan alyuvarlara tutunmasıyla ortaya çıkar. Üzerindeki tuhaf biçimli antigenle birlikte olan bu alyuvar, antikorların dikkatini çeker ve onlar tarafından yok edilir. Eğer antigen kendini birçok al­yuvara bağlamışsa, söz konusu kişi, alyuvarları, üretildiklerinden daha hızlı bir biçimde yok edildiği için kansız kalır (anemik olur). Bu tür alerjik reaksiyonlar, bazı ilaçlardan kaynaklanabilir. Bazı durumlarda da antigenler kendilerini plateletlere bağlarlar. Plateletler, kanın pıhtılaşmasını sağlayan ve kan damarlarındaki yırtıkları onaran yapışkan hücrelerdir. Eğer birçok platelet yok olursa, vücudun onarımını üstlenen servisler bozulur ve dokular çok kolay çürür.Başka tür bir alerjik reaksiyonda sorun, antigen-lere tutunan ama onları tam anlamıyla yok edemeyen antikorlardan kaynaklanır. Bu iki düşman, makrofajların (büyük yiyiciler) dikkatini çekerler. Makrofajların görevi, istenilmeyen organizmaları temizlemektir. Bu organizmaları yok ederken makrofajlar eritici enzimler salgılayarak antikor ve antigenin yanı sıra çevredeki sağlıklı dokulara da zarar verirler.

Altını Islatmak

Tıp dilinde Enuresis denir. Altına ve yatağına işeyen çocuklar;genellikle anne ve babasından yeteri kadar sevgi ve ilgi görmeyençocuklardır. Hastalık, belli bir nedenden kaynaklanmıyorsa; yapılacakiş, çocuğa ihtiyacı olan sevgiyi vermektir; ancak altını ıslatmak,herhangi bir böbrek rahatsızlığı veya şeker hastalığından dakaynaklanabilir. Bu nedenle doktora gitmek gerekir.

Aslında her çocuk 2 yaşından sonra fizyolojik olarak gelişimi el verdiği için tuvalet alışkanlığını kazanmaya başlar. 3-4 yaş civarında ise gece kuru kalmayı başarır. Bazı çocuklar bunu başarırken bazıları başaramıyor. Özellikle erkek çocuklarda görülen alt ıslatmanın en önemli sebebi ise kalıtsal olmasıdır. İstatistikler de bunu kanıtlamaktadır; Eğer ailede bir kişinin geçmişinde bu sorun var ise çocukta görülme ihtimali %25, her iki ebeveynde de var ise %65 artıyor. Altını ıslatan 16 yaşındaki erkek çocuklar arasında yapılan araştırmalar, bu çocukların %1 inin baba ya da amcasının aynı yaşlarda alt ıslatma problemi olduğunu gösteriyor. Ancak, genetik sebeplerden kaynaklanan alt ıslatmanın genellikle ergenlik döneminde ortadan kalktığı görülüyor.
Altını ıslatan çocukları olan aileler hemen bunun sebebini duygusal problemlere bağlıyor. Oysa ki, araştırmacılar duygusal problemleri, sebep listesinin en sonuna ekliyor ve bu çocukların büyük çoğunluğunun duygusal problemlerinin olmadığı söylüyorlar. Aksine, 4 yaşından sonra devam eden gece ıslatmaları böbrek veya idrar yolu problemlerinin bir habercisi olabilir. Örneğin, çocuğun idrar kontrolünün normalden yavaş olması gibi. Bir diğer sebep ise çocuğun çok derin uykuya sahip olması ve tuvaletinin geldiğini fark edememesi.

Tıptaki adı Enurezis Nocturna olan ve uykuda tamamen istem dışı gelişen gece işemesi teşhisi, çocuklarda 5 yaşından önce konulamıyor. Yapılan araştırmalara göre 5 yaşındaki erkek çocuklarda gece işemelerinin sıklığı yüzde 7; kızlarda aynı yaşta yüzde 3 olarak saptanırken, bu oranlar 10 yaşındaki erkeklerde yüzde 3’e, kızlarda yüzde 2’ye düşüyor. Gece işemesinin 5 yaş sonrasında tedavisiz kendiliğinden iyileşme oranı ise yüzde 5-10 arasında değişiyor.
rahatsızlığın teşhisi için; en az 3 ay süre ile haftada en az 2 kez idrar kaçırmanın olması ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte, okul başarısında düşmeye ve sorunlara yol açmasının önem taşıdığını söyledi. İdrar kaçırma durumunun başka bir ilacın yan etkisine bağlı olmaması gerekiyor.Öncelikle kişide idrar kaçırmaya sebep olabilecek şeker hastalığı, ürolojik ya da nörolojik hastalıklar gibi bir hastalığın bulunmadığı tespit edilmelidir

Yoğun psikososyal sorunlar içinde olan ve olumsuz çevresel koşullarda yaşayan çocuklarda, gece altını ıslatma sıklıkla görülüyor. Anne veya babanın boşanma ya da ölüm sonucu kaybı, bunun nedenlerinden biridir. Daha önce idrar kontrolünün sağlandığı çocuklarda, sonradan 5-8 yaşları arasında idrar kaçırma bu nedenle tekrar başlayabilmektedir. Davranışsal bozukluklar gösteren çocuklarda, mesane kapasitesinin daha sınırlı olduğu ve bu durumun daha sık gözlendiği saptanmıştır. Ayrıca, anne, baba ve diğer akrabaların geçmiş yaşantılarında bu sorun var ise, çocuklarda da bunun riski 5-7 kat artmaktadır. Bu çocukların tedavisi için pek çok incelemenin yapılması gereklidir. Öncelikle idrar yollarında mikrobik bir durum varlığı, basit bir idrar tahlili ile araştırılabilir. Bu duruma, idrar yollarının özelliği nedeniyle daha çok kız çocuklarında rastlanmaktadır. Daha nadiren rastlansa da idrar yollarındaki yapısal kusurların varlığı, radyolojik incelemeler ile belirlenebilir. Nörolojik muayene ve şeker hastalığı varlığı açısından, kan şeker düzeyi araştırılmalıdır.

Gece işemesi sorunu bulunan çocuklarda, zaman zaman ilaç tedavisi uygulanabilir. Ayrıca, bu sorunun bulunduğu çocuklara psikoterapi uygulanabilir. Psikoterapi, özellikle davranışsal sorunlar yaşayanlarda etkili olmaktadır. Bu, özellikle sonradan başlayan idrar kaçırmalarında gereklidir. Ayrıca, ıslanmaya duyarlı nesnelerle döşenmiş olan özel donanımlı bir yatak da gece işemesinin önüne geçebilecek yöntemlerden biridir.

Alzheimer-Bunama

Alzheimer hastalığı, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan ve başta unutkanlık olmak üzere çeşitli zihinsel ve davranışsal bozukluklara yol açan ilerleyici bir beyin hastalığıdır.
Beynin belli bölgelerinde, bilinmeyen bir nedenle birtakım proteinler birikir. Bu da beyindeki haberleşmeyi sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesine yol açar.Tanısı ön planda öykü almaya dayanmaktadır. Demans sebepleri arasında birinci sırada gelir.Bellek ve bilişsel işlevlerde günlük yaşam aktivitelerini kısıtlayacak derecede kronik ve ilerleyici kayıpla karakterizedir. Yaşamın orta ve ileri evrelerinde ortaya çıkar ve 50 yaş altında görülmesi pek nadirdir. Alzheimer hastalığı’nın görülme sıklığı yaşla birlikte artar, 65 yaşında gözülme sıklığı yüzde 5’lerdeyken, 60 yaş üstünde yüzde 30’a çıkar.

BELİRTİ VE BULGULAR:

Alzheimer hastalığının ilk belirtisi genellikle unutkanlıktır. Yakın zamana ait bilgileri hatırlama ya da yeni bilgiler öğrenme güçlüğü görülür. Ayrıca konuşma bozukluğu, karar verme güçlüğü, kişileri tanıyamama ya da yolunu kaybetme gibi başka zihinsel sorunlar’ da başgösterir.

Alzheimer hastalarında tabloya çoğu kez davranış ve kişilik bozuklukları da eşlik eder. Özellikle hastalık ilerledikçe, birçok hastada depresyon, saldırganlık, huzursuzluk, hayaller görme, uyku bozuklukları ya da amaçsızca dolaşma gibi ruhsal sorunlar görülebilir.

Zihinsel bozukluklar:

Unutkanlık
Öğrenme güçlüğü
Konuşma bozukluğu
Yolunu kaybetme
Kişileri tanıyamama
Karar verme güçlüğü

Ruhsal bozukluklar:

Huzursuzluk
İlgisizlik
Saldırganlık
Uyku bozukluğu
Amaçsız dolaşma
Gerçekdışı hayaller
Depresyon

TANI:
Alzheimer belirtileri ile başvuran hastalara yapılacak radyolojik ve laboratuvar incelemeleri sonrası uygulanacak tanı kriterleri ile Alzheimer Teşhisi % 90 doğruluk ile konulabilmektedir.Alzheimer hastalığı bunamanın en sık nedenidir, ancak benzer belirtiler veren başka hastalıklar da vardır. Bu nedenle, Alzheimer hastalığının diğer bunama nedenlerinden tam olarak ayırt edilmesi gerekir.Sinir hastalıkları uzmanları, yani nörologlar ve ruh hastalıkları uzmanları, yani psikiyatristler, çeşitli testler, beyin filmleri ve laboratuvar tetkikleri sayesinde bugün büyük oranda kesin teşhis koyabilmektedir.
HASTALIĞIN SEYRİ:

Alzheimer hastalığı yavaş ilerleyen, ancak zaman içinde günlük yaşamı etkileyerek, hastayı geri dönüşsüz bir şekilde bakıma muhtaç bırakan bir hastalıktır.

Genel olarak 3 evreye ayrılır:

Birinci evrede, unutkanlık, bildiği yerleri tanıyamama, bazı kelimeleri bulamama, işine ve hobilerine karşı ilgisini yitirme gibi erken belirtiler verir ve genellikle hasta olduğunu kabul etmek istemez.

İkinci evrede, bellek kaybı belirginleşir, yakınlarının isimlerini unutabilir, yolunu kaybedebilir, konuşma bozukluğu artar, yıkanma, giyinme gibi gündelik işlerinde yardıma ihtiyaç duyabilir ve bazı hayaller görebilir.

Üçüncü evrede, artık aile üyelerini tanımayabilir, yemek yemede ve yürümede güçlükler başlar, idrarını ve dışkısını tutamayabilir ve ciddi davranış bozuklukları görülebilir.

Alzheimer hastalığı, yaklaşık 5-8 yıllık bir ilerleme süreci içinde hastayı yatağa bağlı ve tamamen bakıma muhtaç duruma getirir.